Blog

Ballıkaya Köyündeki Ziyaretler

06.02.2016 00:19

BALLIKAYA KÖYÜNDEKİ ZİYARETLER

Süleyman ÖZEROL

 

1. Ballıkaya

 

Köye adını veren Ballıkaya sıra kayalar içinde bir yandan da kutsal kaya olarak bilinir. Şah Veli’nin deveyi Kurşaklı’dan çektiği, kervandaki gelinlerden birinin beşiğindeki bebeğin düştüğü, ona ağıt yaktıkları anlatılır. Bu kısa bir halk öyküsünde Boş Beşik benzeri bir motif vardır.

 

Bebeğin beşiği bakır

Yuvarlandı takur tukur

İçindeki Hacı Bekir

Nenni benim yavrum nenni

 

Kurşaklı’nın doğusundaki Ballıkaya, “Şah Veli Dedenin Ballıkaya’sı” olarak bilinir ve kutsal kaya kabul edilir. Bu, çevredeki halk ozanlarının şiirlerine de yansımıştır.

 

Şah Veli Dedemin Ballıkaya’sı

Katara çekilmiş tülü mayası

Kerbela’da yatan Kerem Ağası

Gel bize yetik ol Şah Veli Dedem

(Salmanlıoğlu)

 

Şah Safi’nin Gediğine çıkınca

Ballıkaya’sının balı akınca

Erdebil’in gonca gülü kokunca

Devah eylen Mezirme’ye varınca.

(İsyani)

 

Yüksek uçan(ı) indirirler havadan

Keramet gösterdi Ballıkaya’dan

Mustafa’yı unutmayın duadan

Erler himmet edin eğlemen bizi

 

(Kul Mustafa)

 

2. Çeki Baba

 

Çeki, Ballıkaya’nın mezrası olup Çeki Dağı’nın eteğine kurulmuştur. Halk arasında Çeki Dağı’na Çeki Baba da denilir. Burasının, Bizans döneminde gözetleme kulesi bulunduğu öne sürülür. Tepenin başında taşlarla çevrili yerin mezar, mezarın da evliya olduğuna inanılan Çeki Baba’ya ait olduğu söylenir.

Adakları olanlar tepede kurbanlarının keserler, etli pilav yapıp gelenlere sunarlar. Böylece ziyaretlerini gerçekleştirmiş olurlar.

Çeki Baba ile ilgili birçok inama ve anlatım vardır.

 

* * *

 

“Mihayil’de iki beylik savaşa tutuşurlar. Beylerden birinin askerleri bozguna uğrayacağı sırada kumandan sancaktara “Çek çek!” diye seslenir, askerler gerileye gerileye bu tepeye kadar ulaşırlar. Sancaktar tepedeki kulede şehit olur. Çeki adinin bu olaydan geldiği söylenir.”

 

* * *

 

Burada Çeki Baba, Fırat kenarında Kara Baba, Minayik üzerinde Sarı Baba, Sarıkız üzerinde Leylek Baba: Dördü kardeşmiş. Bu dört yer de tepe üzerindedir, dördünde de mezar ya da mezar yeri bulunur.

 

* * *

 

Bir kuraklık olur. Koca Dede (İğdir üzerinde), Leylek Baba, Abdulvahap (Elazığ-Baskil Kale Köyü-Muşar Dağı’nda) ve Çeki Baba ibadete çekilirler. İlk üçü dua eder, yağmur yağmaz. “Çeki Baba çekti, aldı” derler.

* * *

 

Çeki’nin başında beş gardaş eğlenirlermiş. Burayı uzun zaman yurt edinmişler.

 

* * *

 

Başkavak köyünden Âşık Vahap Alkan bir şiirinde Çeki Babayı şöyle anar:

 

Hey ulu dağ hey çeki dağ

Gazel döken bağ bizim bağ

Baban hapis ölmedi sağ

Yavrularım yavrularım

 

Yine Başkavak köyünden Âşık Mestan Ali, Ballıkaya’daki bir göç üzerine yazdığı destanda Çeki Babayı anar:

 

Üzerin varılan yolar devrilir

Nasibimiz yaratandan verilir

Koca Çeki nerde kalmış görünür

Hayıf beni hay vah beni vah beni

 

3. Deli Cafar

 

Boyu iki metreden uzun olan Cafer’in karısı 1930’larda Akçadağlılarca kaçırılır. Bunun üzerine deli divane olup, saçı sakalına karışan yaz kış deme-den yalınayak dağlarda dolaşan Cafer, Deli Cafar adıyla anılmaya başlanır.

Beyaz don, simsimi giyer, gömleğinin kolunu da omuzlarına kadar katlar, elinde kocaman bir sopa taşır, döşü başı açık gezermiş. Çoğu zaman nerede kaldığı bilinmezmiş. Deli Cafar denmesine karşın bazı zamanlar söylediği sözler akıllılardan daha akıllıcaymış.

Hekimhan’ın şube reisi cüzdan yoklaması için Mezirme’ye gelir. Muhtar Yusuf Ağa’ya şöyle der:

“Şen şakacı, deli divane biri yok mu? İki konuşa da gülelim...”

Muhtar Deli Cafar’a haber salar. Deli Cafar kapıdan girince seslenir:

“Buyur Cafar Ağa, buyur!”

Deli Cafar bakar ki darabanın misafirlerinden yana olan bölümünde boydan boya yeşil renkli bir perde asılı, ayaklarının çıkarır, yeşile basmadan sıçrar darabanın diğer yanına geçer, oturur.

“Meclisten yana niye oturmadın?” diye sorarlar.

“Ben yeşile basmam. Hz. Muhammet’in sarigi yeşil, sancağı da yeşil,” der.

Bir süre sonra şube reisi para vermek ister, Deli Cafar istemediğini belirtir ve şöyle der:

“Sen garipsin, misafirsin, gelenin gidenin olur. O parayla kahvede misafirlerine çay ikram edersin.”

Şube reisi muhatara dönerek şöyle der:

“Yusup Ağa, sizin delileriniz böyle ki, gör akıllılarınız nasıl?”

Yinede Deli Cafar’a para vermek ister, ancak o kabul etmez.

 

* * *

Uludere’de Fenk’in Boğazda İğdir’e bakan yüzde Daloğların ağılı varmış, burada kışlarlarmış. Bir gün Deli Cafar kar kuşakta, yalınayak, döşü başı açık, dağlardan inip bu ağıla girer. Çoban, Deli Cafar’ı karşısında görünce hayretle soruları sıralar:

“Dede, sen buralara nasıl geldin? Kapıdaki itler kuş uçurmaz, nasıl oldu da sana hiç dokunmadılar? Nereden geliyorsun böyle?”

Deli Cafar gayet soğukkanlılıkla cevap verir:

“Dağları gezdim de geldim. O dağların hepsi benim!”

 

* * *

 

Ballıkaya-Çeki-Moroğlar arasındaki dağlarda günü geçen Deli Cafar bazen Çeki’de Kürdöğler’de konuk olurmuş. Bir gün de Şatıroğlu Ali Rıza’nın ahırına girip eşeğin kürününe yatar. Ahırdaki hayvanları görmeye gelen birisi bakar ki bir sakallı yatıyor küründe, dönüp ev sahibine haber verir. O da ahıra gelir, sorar:

“Kiminle kalıyorsun burada?”

“Babanla!”

Adam şaşırır:

“Nasıl babam?”

Deli Cafar da eşeği gösterir.

 

* * *

 

Bir gün çobanlar tarafından feci şekilde dayaklanır. Hasta hasta Çeki-Mıroğlar arasındaki Yığmalara gider, üç yığmadan Orta Yığma’nın kuzey yamacında can verir. Bir hafta kadar sonra ölüsünü bulduklarında, elinde topladığı anık destesi vardır. Oraya gömerler...

Adakları olanlar mezarının başında kurban keserler.

 

4. Divana Abidin

 

Şah İbrahim Ocağından, Şah Veli’nin üç oğlundan Mustafa’nın soyundan gelen Deli Mürteze’nin Yusuf adli oğlunun erkek çocuğu olmazmış; “Hey ya rabbi, bir evlat ver de tek deli olsun” dermiş. 1335’te (1919) bir oğlu olmuş. Adini Abidin koymuşlar. Gerçekten de divane gibiymiş Abidin. Askerlikte çok zorluklarla karşılaşmış. Döverler, kulağını çekerlermiş. Bu nedenle sık sık kulağıyla oynarmış. Askerlikten sonrada atıyla Ankara’ya gittiği söylenir. Hiç evlenmemiştir.

Malatya, Sivas, Tokat, Çorum illeri ve köylerinde yıllarca dedelik yap-mış; aldığı hakullahı bulunduğu yerlerde ihtiyacı olanlara dağıtmış, paraya önem vermemiştir. Yani, bir eliyle aldığını diğer eliyle dağıtmıştır. Abidin Dede, Divana Abidin adlarıyla anılmıştır.

Tokat’ın Zile ilçesinin Çakırçalı köyünde on yıldan çok bir zaman kalmış, 1985 yılında hastalandığında Ballıkaya’ya getirilmiş, 1986’nı son günlerinde de vefat etmiştir. Mezarı, Amcası Vayloğ Dede (1895-1972)’nin sağ yanına konmuştur. Daha sonra kız kardeşi Satı Özerol’un (1328-1991) mezarı da Vayloğ Dede’nin mezarının sağına konulmuştur.

Sivas’ın Tekke köyünden Zeynep Bakır adlı yaşlı bir kadının rüyasına girer; “Mezarımın üstüne yağmur yaş akıyor, yaptır” der. Kadın köye gelir, mezarının yapılı olduğunu görür. Bir süre sonra Hekimhan’ın Kozdere köyünden Murtaza Aygül tarafından yaptırılmış olan mezarın üstüne bina yaptırır. Böylece üç mezar bu binanın içine alınmış olur. Kadın, bir yıl sonra da mezarlığın güney kenarına bir aşevi yaptırır.

Bir eliyle aldığını diğer eliyle dağıtmasının yanında; kaynayan kazana elini daldırarak pilavın içinden kurban edilen hayvanın döşünü çıkarması, sacda kavrulan kuyruk yağını avuçlaması ve elinin yanmaması Divana Abidin’e değer verilmesinin başlıca nedenlerindendir. Hastalar, çocuğu olmayanlar mezarını ziyarete gelirler.

 

5. Düldüz Dede

 

Ballıkaya’nın kuzeydoğusundaki Alaçayır Yaylası yolu üzerinde Sarıkaya yöresinde bulunan alıç ağacı ve bu ağacın dibindeki üzerinde at izi bulunan taş, Hz. Ali’nin atı Düldül’e yorumlanarak kutsal sayılır. Düldüz Dede adı verilen bu ziyaret ağaç ve at izi bulunan taşın yanı sıra, soku gibi bir taş ve içinde de yeşil renkli taştan bir gülle bulunurdu. Alıç ağacına çaput bağla-narak dilek dilenir, adakları olanlar burada kurbanlarını keser, yağmur duasına gidildiği de olurdu. Düldüz Dede’den alınan cöher ağza atılırdı.

Hem alıç ağacı kurumuş, hem de dibindeki taşlar kaybolmuş, ziyarete giden de kalmamıştır.

Diğer yandan, Çeki mezrasının güneydoğusundaki Taşlıyazı’da, yassı bir taşın üzerinde bir at izi vardır. Çevresi taşlarla çevrili olan bu yere Düldül İzi adı verilir. Düldüz Dede’deki izin benzeri olan bu izin, atın diğer ayağına ait olduğuna inanılır.

 

6. Karadirek

 

Halk arasında Şah İbrahim, Şah Safi ya da Şah Veli’nin elinde asa olarak getirdiğine inanılan, iki metre uzunluğunda, normal bir direk kalınlığında, siyah renkli direğe Karadirek denilir. Karadirek’in bulunduğu tekke de bu adla anılır. Şah İbrahim Veli dergâhı adlarıyla da anılır.

Şah Veli’nin, “Bunları gören beni görsün” diyerek bıraktığı üç emanet vardır. Bunlar dergâhı, pabucu ve hırkasıdır. Dergâhı Karadirek, Cumhuriyet dönemine kadar Erdebil Tekkesi’nin bir kolu gibi işlevini sürdürmüş, tekkeler ve türbeler kapatıldığında yıktırılmış, simge olan Karadirek parçalanarak yaktırılmıştır. *1957 yılında çeşitli yerlerden gelen yardımlarla, Arguvan’ın Çavuş köyünden Cuma ve Aziz Genç kardeşlerin ustalığı ile üçüncü kez yenilenmiş; mihrap ve delil yerlerindeki kesme taş yapılar eski yapıdan iki örnek olarak güneydeki duvara konulmuş, büyük bir odadan oluşan dergâhın spor salonu gibi üç yanı basamaklarla donatılmıştır. Sekiz ağaç direk üzerine kurulu binanın giriş kapısı üzerinde Aşılık yöresinden getirilmiş iki metreye yakın turuncu renkli taşta şu yazı kazılıdır.

 

“MESCİD’İ ŞERİFİN 3. İNŞASI 7.4.1957”

 

Eski Karadirek’te hezendeki yazı: “Erenler duadan unutman bizi”

Çavuşlu Usta Cuma Genç

 

Ballıkaya’nın yer kayması nedeniyle yer değiştirmesi üzerine, 1994’te yeni yerleşim yerinde temeli atılan Karadirek Cem Kültür Evi hemen hemen tamamlanmak üzeredir. 240 m2’lik oturumlu cem odası, konuk odası, kütüphane, idare, misafirhane, yemekhane, kesimevi bölümleri bulunur. Ağaçlandırma çalışmasıyla çevre düzenlemesi kalmıştır.

Karadirek’e adakları olanlar, felçliler, rüyasında görenler, çocuğu olmayanlar, hastalar ve benzeri konumlarda Alevi-Sünni ayrımı yapılmadan birçok yerden insanlar gelir. Eşiğine niyaz edilerek girilir, sohbet edilir, kurban getirilmişse hazırlanır, etli pilav yapılır ve gelenlere sunulur. Yemekten sonra yemek duası yapılır. Bakım ve onarıma harcanmak üzere para verirler. Bazı hastaların yatıya kaldığı, bazen de kısır cem yapıldığı olur.

Karadirek Cem Kültür Evinin işlerini, köy muhtarlığı ve Ballıkaya Kültür Kalkındırma ve Turizm Derneği yürütmektedir.

 

7. Kara Yusup

 

Kamberağalar’dan olan Kara Yusup, deve çobanlığı yaparken develerle birlikte sütleğen yayılırmış. “Deve Donunda Yayılan Kara Yusup” diye anılır ve ermiş gözüyle bakılırmış. Arguvan’ın Halpız köyünün dedeliğini yaparken, orada bir hastalık olmuş ve duası ile iyileştirmiş. Bundan dolayı orada kendisine çok değer verirlermiş.

Ballıkaya’ halkından Hüseyin Güner’in (Cin Hüseyin) kızı Zeynep, Eymir’de gelindir. 1995 yılında hastalanır, rüyasında Kara Yusup’u görür. Kara Yusup, “Mezarımı yaptıracaksın, iyi olacaksın” der. O da Aşağı Mezarlıktaki oldukça eski mezarı onartır. Anne tarafından Kara Yusup’un soyundan olan Zeynep gerçekten iyileşir, adadığı kurbanı da keser.

Rahatsızlığı, kırgınlığı olanlar Kara Yusup’un mezarının sol yanındaki çukurluktan cöher alarak yerler.

Hekimhan’ın Kocaözü köyünde yaşlıların Karadirek için şöyle bir beyit söyledikleri belirtilir:

 

8. Pabuç

 

Şah Veli’nin bıraktığı emanetlerden biri de pabucudur. Şah Hüseyin evlatlarından Ceneferlerin evinde bulunur. Kullanıla kullanıla küçük bir deri parçası haline gelmiştir. Sivas-Kangal Soğukpınar (Mamaş) köyünde Kurt Veli ailesinde bulunan pabucun, buradaki pabucun diğer teki olduğu söylenir.

Felçliler, lallar, vücutlarında yara olanlar, rüyada görenler, adakları olanlar yakınları ve komşuları ile birlikte Pabuç’u ziyarete gelirler. Kurban getirmişlerse etli pilav yaparak gelenlere sunarlar. Yemekten sonra yemek duası yapılır. Pabuç başta hasta olmak üzere gelenlerce niyaz edilir. Sırta, boyna ve başa sürülerek dua edilir, sırta üç kez vurularak, “Allah, Muhammet, Ali” denilir. Niyaz tamamlandıktan sonra isteyenler Pabuç’un bulunduğu ev sahibine niyaz hakkı verirler. Bazı hastaların üzerinde uyudukları olur. Pabuç, evin dışında başka yere götürülmez. Pabuç’a ikrar verenlerden hemen her yıl gelenler olur. Başka yerlerde olup da kurbana gelemeyenler yağ, bulgur, tuz, un vb. gönderdiğinde bunlara lokma götürülür. Gelemeyecek durumda olanlar için Pabuç suya batırılır, su şişeyle götürülür, içirilir.

 

9. Sarılık Mezarı

 

Sarılık Mezarı, yukarı Mezarlıkta bulunan sarılıktan ölmüş birinin meza-rıdır. Ne zaman yapıldığı, kimin mezarı olduğu, ne zamandan beri sarılık mezarı olarak ziyaret edildiği bilinmiyor. Sarılık hastalığına yakalananlar bu mezarlığı ziyaret ederler.

Sarılık Mezarını ziyaret etme olayı şöyle gerçekleştirilir:

Hasta ve yanındaki birkaç kişi güneş doğmadan aç karna, pişmiş yumurta ile birlikte mezarlığa giderler. Yumurtanın beyazını hasta yer, sarısı mezara bırakılır. Böylece sarılıktan kurtulacağına inanılır. Mezarlığa gidiş ve dönüşte kimse ile konuşulmaz ve geriye dönülüp bakılmaz. Bu üç gün yinelenir.

 

10. Şah Hüseyin

 

Şah Veli yedi kez Kerbela’ya gider. Yedinci kez gideceği zaman aile bireyleri, yakınları ve talipleri ile vedalaşır. Biricik oğlu Şah Hüseyin şöyle der:

“Baba, sen bir daha gelmezsen ben buralarda ne yaparım?”

Şah Veli oğluna döner:

“Oğlum Hüseyin, zamanı gelince seni de götüreceğim.”

Asasını, hırkasını ve postunu oğluna bırakır, köyden ayrılır. Bir süre sonra Şah Hüseyin vefat eder. Cenazesi Karadirek’ten alınıp ön taraftaki dutların dibinde yıkanır, köyün karşısındaki mezarlığa götürülmek üzere kefenlenir. Herkes cenazenin başında ağlayıp sızılaşırken beyaz atlı, yaşlı biri çıka gelir, seslenir:

“Ya Hüseyin! Oğlum, ver elini bana!”

Orada bulunanlar gelenin Şah Veli olduğunu görürler. Şah Veli dua eder, oğlunun elini tutar, Şah Hüseyin cana gelir. Kefeniyle birlikte atinin terkisine alır, baba ile oğul batı yönündeki yolda uzaklaşıp gözden kaybolurlar. Kazılı mezar öylece kalakalır. Bir yandan kururken bir yandan yeşeren tavşancık ağacının dibindeki çukur Şah Hüseyin adıyla anılır. Eskiden buraya yağmur duasına gidilirdi.

 

11. Şeyh İbrahim’in Gediği

 

1305-1392 tarihleri arasında yaşamış olan Şeyh İbrahim Veli’nin Mezirme’ye geldiği ve Karadirek tekkesini kurduğu öne sürülür. Köyün batısındaki gediğe Şeyh İbrahim’in Gediği denilir ve bu gedikle ilgili söylenceler anlatılır. Aynı zamanda bu gedik düşek olarak kabul edilir.

 

* * *

 

Şeyh İbrahim gediğe gelir, oradaki taşa belini vererek dinlenir. İğdir köyüne dönerek, “Siz çok kazanıp az yiyesiniz”, sonra da Mezirme köyüne dönerek, “Siz de az kazanıp çok yiyesiniz” der.

 

* * *

Şeyh İbrahim’le muhasibi Ali Seydi, Salıcık’tan gelip Mezirme’ye gider-lerken gedikte dinlenmeye koyulurlar. İğdirli çoban Mustafa sürüsüyle oraya gelir, sohbete başlarlar. Bir süre sonra çobana “Şu kara koyunu sağ ki bir ekmek yiyelim” derler. Çoban o koyunun yıllardır kısır olduğunu söyler, yine de sağmasını isterler, koyundan süt çıkar ve süte ekmek doğrayarak birlikte yerler. Oradan ayrılırken çobana, bir sorunu olduğunda “Ali Seydi, Şah İbrahim” diyerek çağırmasını söylerler, gözden kaybolurlar. Yıllar sonra çoban kendi köyünden nişanlanır. Bir gün nişanlısı hastalanır, aklına pirler gelir. Sazını alıp şu deyişi söyler:

 

Verdiğiniz ikrarın günleri geldi

Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

Yer göğ dua ile hem karar kıldı

Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

 

Dar günümde gelecektiğz carıma

Kurt ile kuş dayanmıyor zarıma

Beni hasret koyman nazlı yarıma

Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

 

İmdat Muhammet’ten Ali’den çare

Bir merhem edin ki sağıla yâre

Yoktur bir amelim yüzlerim kara

Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

 

İğdir evliyası güçlü kuvvetli

Kerameti boldur hem mucizatlı

Ben darda kalmışım yetiş Bozatlı

Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

 

Mulla Mustafa der kendi kanında

Sözü geçgel imiş Hakkın yanında

Zülfikar’ı karar eyle kınında

Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

 

Bir de bakarlar ki, iki ihtiyar çıkageldi. İhtiyarlar, “Bu ne kalabalık böyle?” diye sorarlar. “Zavallı çoban Mustafa’nın nişanlısı ölüm döşeğinde” diyen halk ağıt figan eder. İhtiyarlar, orada bulunanlara hastanın çevresinde halka olmalarını söylerler. “Biz dua edelim siz ‘Âmin’ deyin” derler. Yaşlı olanı dua eder, halk ağlaşıp sızılaşarak Allah’a yalvarır. Mustafa’nın nişanlısı iyi olur ve halkın ıstırabı diner. Bu mucizatı gören Mustafa ihtiyarların ellerine sarılır öper, öper...

“Şah İbrahim’in belini verdiği taş” olarak kabul edilen gedikteki taşın üzerine, buradan gelip geçenlerin çevredeki taşları toplayıp atmasıyla bir tümsek oluşturulmuştur. Buraya gelenlerin tümseğe taş atması gelenekselleşmiştir. Yaya yolun terk edilmesi ile birlikte “düşek” olarak anılan gedik, gidilmeyen bir yer konumuna düşmüştür.

 

12. Vayloğ Dede

 

1895 yılında Ballıkaya’da doğan Mustafa Tuna, Şeyh İbrahim Ocağından Deli Mürteze’nin oğludur. Vayloğ Dede adıyla tanınmıştır. Başkalarının düşüncelerini okuma, gaipten haber verme gibi konularda mucizeleri olduğu-na inanılır. Herkesle içli dişli olması, babacan davranışları ve ünlü “İçindeki babayı çıkar” deyimini kullanması ile tanınır. Çocuğu olmayan birçok kadının onun duası ile çocuk sahibi olduğuna inanılır. Çocuklarda, onun sakat gözü ve parmağı ile divanelik özelliklerinin görüldüğü bilinir. Bu çocuklara “Vayloğun Nazarlaması” adı verilir.

1972 yılında vefat etmiş, Orta Mezarlığa konulmuştur. 1986’da vefat eden yeğeni Divana ile 1991’de vefat eden yeğeni Satı Özerol’un mezarları, mezarının sağ yanına kazılmıştır. Sivaslı Zeynep Bakır adlı kadının Divana Abidin’i rüyasında görmesi üzerine üç mezarın üzerine bir bina yaptırmasından birkaç yıl sonra oğlu, iki dedenin mezarını köyün yakınındaki tarlası-nın başına taşımış, taliplerin desteği ile türbe haline getirmiştir. Hem mezarlar, hem de ocağı anılarak ziyaret edilir, kurbanlar kesilir.

 

Vayloğ Dede İle İlgili Anlatımlar

 

Otuz yıl önce vefat etmesine karşın, halk arasında Vayloğ Dede’nin hakkında birçok olay anlatılır. Söylence boyutundaki olaylardan bazıları yaşayanlarınca anlatılmıştır.

 

1. Vayloğ Lakabı Hakkında

 

Lakabı olan “Vayloğ” sözcüğü ile ilgili olarak anlatılan olay:

İğdir köyünden Cıllışın Hürü adlı kadının oğlu İsmail silâhaltına alınmak üzere yakalanmış ve Keban’a götürülmektedir. İsmail jandarmalar arasında giderken, anası da ardına düşmüş ağlayıp sızlamakta, döşünü yumruklayarak şöyle söylenmektedir:

“Vay looğ! Vay loooğ! İsmail’im vay loooğ! Kapı da kurulmadı vay looğ!”

Evi köyün çıkışında bulunan Deli Mürteze’nin kapısından geçerlerken, kadıncağız zor zahmet yaptırdığı evinin kapısını bile taktıramadığını feryadına katarak dile getirmektedir. Kadıncağızın bu halini gören Deli Mürteze’nin oğlu Mustafa, kadına öykünerek döşünü yumruklayıp bağırmaya ve onların arkasından yürümeye başlar:

“Vay looğ! Vay loooğ!”

İsmail, jandarmalar, Cıllışın Hürü ve Mustafa art arda köyün doğusuna doğru ilerlerler. Kadın feryat ederken Mustafa da öykünmesini sürdürmektedir. Bu olaydan dolayı Mustafa’nın adı “Vayloğ” olarak kalır. Dedeliğinden dolayı da zamanla Vayloğ Dede denilir.

 

2. Denizlili Kadının Rüyası

 

Denizli’de yıllardır çocuğu olmayan bir kadının rüyasına girer; “Adım Vayloğ, Hekimhan’ın Mezirme köyündenim. Bir oğlun olacak ve ocağıma geleceksin” der. Bir zaman sonra hamile kalan kadın rüyasını kocasına anlatır, birlikte trenle Hekimhan’a gelirler. Mezirme’yi ve dedeyi sorarlarken kadın uzaktan onu görür, “İşte rüyamda gördüğüm dede!” diye kalabalığın içinde tanır. Yanına vararak elini öper. Vayloğ Dede “ben de sizi bekliyordum” der. Kadın yeniden dedenin elini öper. Birlikte köye giderler, bir kurban alıp keserler. Ertesi yıl da çocuğu kucağında üçü birden dedeyi ziyarete gelirler, çocuğu dedenin kucağına koyarlar. Yani kirve tutarlar.

 

3. Vayloğ Dede ve Boyacı Garabet

 

Arguvan’ın Halpız köyünde cem yapılması için Vayloğ Dede’yi çağırırlar. Arapkirli Boyacı Garabet (Karabet) de köyde Abidin adlı birinin konuğudur. Cem yapılacağını öğrenen Karabet, “Ben de katılsam” der. Abidin, “Bırakmazlar, yerin hazır, uykun gelirse yatarsın, biz geç gelebiliriz” der ve ailece ceme katılmaya giderler.

Karabet bir süre sonra yatar, ama bir türlü uyuyamaz. Derken zorla da olsa uykuya dalar ve rüyasında üç kişinin semah döndüğünü görür Sabahı zor eder ve erkenden kalkarak rüyasını Abidin’e anlatır. Abidin, “İçeriden bir çuval buğday al, dedenin yanına git” der. Karabet bir çuval buğday sırtlayarak dedenin bulunduğu eve gider. Erkenden kalkmış olan dede kahvaltı etmektedir. “Dede bir ‘Allah Allah’ de” diyerek karşısın geçip dara durur. Dede dua eder, sonra da bir lokma alarak Karabete uzatıp şöyle der:

“Al, bu da semah dönen o üç sofunun olsun!”

Karabet lokmayı alır, dedenin elini bir kez daha bir kez daha öper...

 

4. Vayloğ Dede’nin Atı

 

1965 yılında sağlık ocağı yapılıncaya kadar Ballıkaya’daki sağlık evinde sağlık memurluğu yapan İğdir köyünden Rıza Aydoğdu’nun beyaz bir atı vardır. Bir gün atına binmiş Hekimhan’a giderken Bağırsak Deresi’nde Vayloğ Dede’nin yaya olarak gittiğini görür, aldırmadan da yanından geçip gider. Biraz ilerledikten sonra dedeye ata binmesini teklif etmediğine pişman olur. Ancak, utandığından geri dönemez, atını Hekimhan’a doğru sürer, gider. Hekimhan’a vardığında camiye yakın bir yerde bulunan çeşmede dedenin elini yüzünü yıkadığını görür.

 

5. Hırsızın Tövbesi

 

Işlaman (Işıklı) köyünden Hemögün Garip yola yakın bir tarlada çift sürmektedir. Çanakpınar köyüne giden Vaylog Dede, yoldan geçerek selamsız sabahsız uzaklaşır. Akşama doğru geri döner. Dedenin geldiğini gören adam öküzleri boyundurukta bırakıp doğruca yola koşar, dedenin ellerini öpmeye çalışır.

“Dede, kurban! Ben sana ne yaptım ki selam vermeden gelip geçtin?”

Dede sertçe elini çeker:

“Giit! Hem Gece elin keçisini çalar, kavurma yapıp dürümünü beline sokup getirirsin, hem de benden selam mı beklersin! Senin içindeki babayı ..kerim!”

Adam yalvarır yakarır, ayaklarına kapanır dedenin. Hırsızlığa da tövbe eder.

Gerçekten de adam o gece komşusunun keçisini çalmış, kavurma yapmış, kavurma dürümünü de öğle yemeği için beline sokup getirmiştir. *

 

13. Değerlendirme

 

Ballıkaya köyü, Karadirek, Pabuç ve Ocakzade dedeleri ile özdeşleşmiş, bu yönüyle Hekimhan-Sivas-Arguvan üçgeninde merkezi bir özellik taşımaktadır. Dedelik kurumunun Anadolu’da önemli bir merkezi olan Karadirek; Suriye’den Karadeniz’e, Malatya’dan Denizli’ye kadar birçok yerde talibi bulunan sayılı ocaklardan Şah İbrahim Veli Dergâhı olarak işlevini sürdürmektedir. Hem bu dergâha hem de Ballıkaya’da bulunan diğer ziyaretlere gelenlerin büyük bölümü, hastalıklarının iyi olması amacını taşısa da, gelenekselleştirerek ziyaret edenler de vardır.

Bilimin ve teknolojinin gelişmesi karşısında bazı ziyaret yerlerinin terk edilişi, önümüzdeki on beş yirmi yıl içinde, bazı toplu ziyaretlerin dışında birçok ziyaretin de terk edileceğini şimdiden göstermektedir. Bazı ziyaretlerin bulunduğu yerlerde dernekleşme ve benzeri örgütlenmelerle gelenlere karşı özendirici çalışmalar yapılmakla birlikte; halkımızın Ballıkaya’daki ve diğer yerlerdeki ziyaretlere, kendi kültürünü yaşatma zorlamasıyla gittiğini söylemek pek de yanlış bir değerlendirme olmayacaktır. Ballıkaya, modern görünümü ve toplumsal ilerici-yenilikçi yapısına karşın kendini bu gelenekselleşmeden kurtaramadığı gibi bazı temel sorun-larının çözümü konusunda duyarsız kaldığını söylemek de yanlış olmasa gerek.

Halktan bazı kişiler ziyaret olayını gelenekselleştirdiğinden ziyaretler hala sürmektedir. Ziyaret olayı hem psikolojik rahatlama, hem de toplumsallık yönünden önem taşımaktadır. Ulaşımın kolaylaşmasıyla birlikte değişik yerlerden gelen insanlar, yıllardır birbirlerini görmeyen akraba ve arkadaş-ların birbiriyle görüşmesi, yeni dostluk ve akrabalık ilişkilerinin kurulması da birer gerçektir.



* Fuat BOZKURT, Yıldız Dağından Ballıkaya’ya” (Nafes Dergisi, Mart 1994, s. 49) yazı dizisinde şöyle bir açıklama yapar:

Şah Veli’nin kutsal emaneti Karadirek’in “yaşamı”1936 yılına kadar sürer. Tekkeler kapatıldıktan sonra da gizli olduğu için işlevini sürdüren Karadirek Tekkesini 1936 yılında köyden biri ihbar eder. Hekimhan’dan gelen jandarmalar tekkeyi yıkarlar. Karadirek’i de parçalayıp yakarlar. Anlatılanlara göre Karadirek’i yakan jandarmalar Hekimhan’a dönerken yolda felç olmuşlardır.

*  “Vayloğ Dede/Yaşamı ve Hakkındaki Anlatımlardan Bazıları” adlı kitabımız 2012 yılında yayınlandı, 2014 yılında yapılan ikinci baskıda yeni bilgiler ve anlatılar ve fotoğraflar eklendi. 

 

Şah İbrahim Veli İle İlgili Anlatımlar ve Söylenceler

06.02.2016 00:12

Şah İbrahim Veli İle İlgili Anlatımlar ve Söylenceler

Süleyman ÖZEROL


 

           a) Şah İbrahim Veli’nin Sözü

 

Derler ki; Şah İbrahim Ecedamı ile Karabayır arasında olan gediğe gelmiş. Orada durarak İğdir köyüne dönüp seslenmiş:

“Siz çok kazanıp az yiyesiniz!”

Sonra da Mezirme’ye dönüp seslenmiş:

“Siz de az kazanıp çok yiyesiniz!”

Yine derler ki; Bu sözler gerçektir!

Bu gediğe Şeyh İbrahim’in Gediği denilir.

 

b) Şah İbrahim Veli’nin Belini Verdiği Taşın Söylencesi

 

Mezirme’nin batısındaki gediğin başında, İğdir’den Mustafa adında biri koyun gütmektedir. Şah İbrahim, musahibi olan Ali Seydi ile Salıcık köyünden gelmektedirler. Gediğe gelince oradaki taşa belini verip dinlenirken çoban yanlarına gelir. Çobana şöyle der:

“Bize şu kara koyunu sağ ki, bir ekmek yiyelim.”

Çoban Mustafa:

“O koyun kaç yıldır kısır” der.

Onlar da:

“Olsun, sen sağ” derler.

Çoban koyunu sağar, sütü çıkar ve birlikte ekmeklerini batırarak yerler. Dağlarda sürekli davar yaydığından ihtiyarları tanımaz. İhtiyarlar şöyle derler:

“Eğer başına bir iş gelirse, darda kalırsan bizi çağır.

Çoban hemen sözlerini keser:

“Siz kimsiniz?”

Belini taşa vermiş olanı cevap verir:

“Birimiz Ali Seydi birimiz Şah İbrahim...”

Birden gözden kaybolurlar, çoban yalnız başına kalakalır. Çevreyi arar durur, kimseyi bulamaz. Bu olaydan sonra kendini hak yoluna adar. Sürekli gerçek erenlerden söz eder. Bu sevda ile saz çalıp çağırmasını da öğrenir. Halk arasında Mulla Mustafa adıyla anılmaya başlar.

Aradan zaman geçer, çoban nişanlanır. Nişanlısı bir gün hasta olur, komşuları başına toplanırlar. “Ziyarete götürek” falan derken Çoban Mustafa kara kara düşünmeye başlar. Gediğin başında kendisine kısır koyunu sağdıran iki pir ihtiyarin verdiği söz hatırına gelir. Hani, “Darda kalırsan Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş” diye çağır demişlerdi ya… Önce Allah’a münacat eder, sonra sazının tellerine dokunur:

 

Verdiğniz ikrarın günleri geldi

Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

Yer göğ dua ile hem karar kıldı

Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

 

Dar günümde gelecektiğz carıma

Kurt ile kuş dayanmıyor zarıma

Beni hasret koman nazlı yarıma

Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

 

İmdat Muhammet’ten Ali’den çare

Bir merhem edin ki sağıla yâre

Yoktur bir amelim yüzlerim kara

Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

 

İğdir evliyası güçlü kuvvetli

Kerameti boldur hem mucizatlı

Ben darda kalmışım yetiş Bozatlı

Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

 

Mulla Mustafa der kendi kanında

Sözü geçgel imiş hakkın yanında

Zülfikarı karar eyle kınında

Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

 

Bir de bakarlar ki iki ihtiyar çıkageldi. İhtiyarlar, “Bu ne kalabalık?” diye sorarlar. “Zavallı çoban Mustafa’nın nişanlısı ölüm döşeğinde can veriyi” derler, ağıt figan ederler.

İhtiyarlar halkı hastanın çevresine halka biçimimde dizerler. Biz dua edelim, siz ‘âmin’ deyin derler. Şah İbrahim dua eder, halk ağlaşıp sızılaşarak Allah’a yalvarır ve “âmin” derler. Allah’ın hikmetinden sual sorulmaz, hasta gözlerini açarak, “Ben iyiyim” der, halkın da ızdırabı diner. Kerameti-mucizatı gören Mulla Mustafa ihtiyarların ellerine sarılır öper, öper, öper...6

 

          Şah Veli İle İlgili Anlatımlar Ve Söylenceler

 

          1. Eymir Köyü Söylencesi

 

Şah Veli Dede İran’dan Anadolu’ya geldiğinde Elazığ’ın Sun köyüne uğrar. Bir süre burada kaldıktan sonra Arguvan toprağına geçer. Kimliğini açıklamadan dolanır durur. Eymir köyünde bir evde hizmetkâr olarak çalışmaya başlar. Gündüzleri hayvanlara bakar, geceleri de ahirin bir köşesinde yatar.

Bir gün kendisi gibi hizmetkâr olan birisi onun ahırda temizlik yaptıktan sonra yerde yuvarlandığını, hayvanlarla konuştuğunu görür ve ev sahibine gördüklerini anlatır. Adam ahıra giderek bakar ki söylenenler doğru. Yanına yaklaşarak niçin böyle davrandığını sorar. Oda yerin öküzlere dokunup do-kunmadığını anlamak için yaptığını söyler. Ev sahibi adamın boş olmadığını, ermiş biri olduğunu anlar, “artık sana hizmetkârlık yaptıramam, istediğin yere gitmekte serbestsin” der.

Şah Veli Dede Eymir’den Mezirme’ye, kısa bir süre kaldıktan sonra da Kozdere köyüne geçer. Orada talipler edinir, yeniden Mezirme’ye dönüp yerleşir.7

 

2. “Bir Yamalığı Bile Çok Gördün!”

 

a) Kozdere Köyü Anlatımı

 

Kozdere’de Ali Baba, Bozan’da İsmican Baba Şah Veli Dede’nin müritlerinden olup, her ikisi de “baba damı” sahibiymiş. Şah Veli Dede Arguvan tarafına yönelirse İsmican Baba’ya, Kozdere tarafına yönelirse Ali Baba’ya ayan olurmuş. Ona göre de hazırlıklarını yaparlarmış.

Bir gün Şah Veli Dede’nin şalvarında ufak bir yırtılma olmuş. Hem de arkasına gelen tarafta. O zaman aynı renkte kumaş bulamamışlar, kırmızı renkli bir kumaş parçasıyla yamatmış. Kozdere tarafına yollanmış. Durum Ali Baba’ya ayan olmuş, yanındakilere şöyle demiş:

“Benim götü gınalı dedem geliyor!”

Şah Veli Dede Kozdere’ye yaklaşırken Ali Baba da oradan yolanmış. Killik yöresinde beklemiş. Her zaman orada karşılaşırlarmış. Şah Veli, karşılaştıkları anda şalvarındaki kırmızı yamalığı söküp Ali Babaya uzatmış;

“Bir yamalığı bile bana çok gördün, al senin olsun!” demiş.

Ali baba çok müteessir olmuş ve özür dilemiş. Birlikte Kozdere’ye yollanmışlar.

 

          b) Bozan Köyü Anlatımı

 

Şah Veli’nin Kozdere’de Şahkulu, Bozan’da İsmican Sofu adlarında iki sadık talibi vardır. Üçünün düşünceleri-davranışları birbirine ayan olurmuş.

Bir gün Bozan’a gitmek isteyen Şah Veli hanımına giysilerini hazırlamasını söyler. Hanimi, şalvarının peyik kısmındaki yırtığa ayni renkten yamalık bulamadığından kırmızı bir yamalık diker. Durum İsmican Sofu’ya ayan olur, sevincinden yerinde duramaz, “Benim götü gınalı dedem geliyor” diyerek sevincini belli eder. Köyün karşısındaki yola çıkarak bekler. Derken Şah veli görünür. Karşı karşıya geldiklerinde şalvarının arkasındaki yamalığı sökerek İsmican Sofuya uzatır ve şöyle der:

“Bir yamalığı bile çok gördün, al senin olsun!”

Birlikte köye girerler.

Aynı söylence Şahkulu ile ilgili olarak da anlatılır.8

 

          3. Kozdere’nin Sele Gidişi

 

Şah Veli Dede, Şakullular (Şah Kulular) kabilesinden birinden bir at alır. Atin çultarını (bellemesini) vermezler, bunun üzerine ağız kavgası yaparlar. Şah Veli Dede Mezirme’ye dönerken Killik Gediğine yaklaştığında Kozdere’ye şöyle beddua eder:

“Ben Killik Gediğini aşmadan tufana gidesiniz!”

Bu bedduanın üzerine gökte bulut bile yokken bir bulut gelir, bir yağmur başlar, öyle yağar ki köy sele gider. Şah Veli Dede: “Eyvah, oku yanlış attık” der. Amacı, sadece tartıştığı adamlara beddua etmekmiş…

Kırk tane yanı beşik gelin varmış sele gidenler arasında. Köy, bu olaydan sonra dere kenarından daha yukarıda yeniden kurulmuş. Yine derler ki, sele giden beşikteki çocuklardan bazıları Yağca köyünde dere kenarına vururlar. Buradakiler bunları büyütürler ve Yağca’nın bir kısmının bunlardan olduğu söylenir.

Bu söylence ile ilgili olarak emekli öğretmen Ziya Karakuş şu eklemeyi yapar; “Drijanlılar, ‘Kozdere’ye sel bahane oldu’ derler. 9 Yine Kozdere köyünde, “Köy sebebi Şakullular” deyimi yerleşmiştir.

 

          4. Şah Veli Değirmeninin Sırrı

 

Mezirme’nin eski bahçeleri Değirmen Önü’ndedir. Değirmen Önü, Ceneferlerin bahçelerinin bulunduğu yerdir. Şah Veli’nin burada değirmeni vardır. Türkler’den (Karahasanlardan) biri değirmende unu öğütülürken Şah Veli şöyle demiş.

“Sen değirmeni bekle, ben suyun başına kadar varıp geleyim.”

“Değirmeni kurdalamamasını da sıkı sıkı tembihlemiş. Şah Veli suyun başına gittikten sonra adamı bir merak sarmış. “Acaba ne var ki bana böyle söyledi?” diyerek değirmenin götürge örtüsünü yavaşça kaldırıp bakmış. Bir de ne görsün! Sepetteki buğday bir karayılanın boğazından akmıyor mu? Korkusundan hemen örtüyü bırakmış, değirmen de birdenbire durmuş. Adam telaşlanmış ve ne yapacağını düşünürken Şah Veli çıkagelmiş. Değirmenin çalışmadığını görünce de adama şöyle demiş:

“Be hey laftan anlamaz adam! Sırrımı faş ettin. Birin iki olmaya!

Karahasanlar’ın son kuşağına kadar her evde bir erkek evlat bu-lunmasının bu söylenceden kaynaklandığına inanılır.10

 

          5. Şah Veli İle Şah Hüseyin

 

Yedi kez Kerbela’ya gidip gelen Şah Veli son gidişinde “Ben bir daha dönmeyeceğim” diyerek aile bireyleri, yakınlar ve talipleri ile vedalaşır. Biricik oğlu Şah Hüseyin babasına şöyle der.

“Baba, sen bir daha gelmezsen ben buralarda ne yaparım?”

Şah Veli de oğluna dönerek şöyle der:

“Oğlum Hüseyin, zamanı gelince seni de götüreceğim.”

Köyden ve çevreden birçok talibi olan Şah Veli hırkasını, asasını ve postunu (Karadirek Dergâhı) oğluna bırakır. Mezirme’den ayrıldıktan bir süre sonra oğlu Şah Hüseyin vefat eder. Cenazesi Karadirek’ten alınarak ön tarafta bir yere getirilerek yıkanır. Kefenlendikten sonra köyün karşısındaki mezarlığa götürülür. Cenaze mezara indirileceği sırada bir atlı çıkagelir. Cenazenin çevresindekiler ağlaşmakta iken atlı şöyle der:

“Ya Hüseyin! Oğlum, elini bana ver.”

Bakarlar ki gelen Şah Veli. Şah Veli dua eder, oğlunun elini tutar, Şah Hüseyin cana gelir. Kefeniyle birlikte atinin terkisine alır, baba oğul birlikte bati yöndeki yola doğru ilerleyerek gözden kaybolurlar. Kazılmış olan mezar da öylece boş kalır. Bir yandan kururken bir yandan da yeniden yeşeren tavşancık ağacının dibindeki çukur hala boş durmakta olup, buraya Şah Hüseyin denilir ve kutsal kabul edilerek ziyaret edilir. Yağmur duası için Şah Hüseyin’e gidilirdi. Götürülen kömbe, katmer, meyve, çerez duadan sonra dağıtılırdı.

Cenazenin yıkandığı yerde kazanın altındaki köseğilerden birinin suyun etkisi ile göçerdiğine, bir dut ağacı olduğuna inanılır. Bu dut ağacına Dede Tudu denilir. Zamanla bu dutun yerinde yeniden dut ağacı yetişmiştir.11

 

          6. Bir İddia ya da Tarih

 

Her ne kadar şah soyundan, İran’dan geldiğimiz söylense de, aslimiz şaha değil şeyhe dayanmaktadır. Gerçek soyumuz hayvancılıkla uğraşan Yörüklerdir.

Büyüklerin anlattığına göre, Şah Veli Hacı Bektaş Veli’den 70 yıl kadar önce Anadolu’ya gelmiş, Pontuslarla savaşmış. Daha sonra gelen Hacı Bektaşi Veli, Erdebil Tekkesinin benzerini Sulucakarahöyük’te (Bugünkü Hacıbektaş’ta) kurmuştur. Dergâhın amacı, “ortak iş, ortak kazanç, ortak yemek”tir. Yani ortak yaşamdır.

Köyümüzün yaşı ve köydeki tekkenin kuruluşu tüm bu anlatımlara göre 300 yıl dolayındadır. Şah Veli’nin oğlu Şah Hüseyin’in mezarının üstü halen çukurdur. Kutsal yer sayıldığından, insan ya da hayvan tarafından çiğnenmediğinden çukurluk bozulmamıştır. Eğer daha fazla bir zaman geçseydi mutlaka mezarın çukuru körlenir, kaybolurdu.

 

Yaz gününe konar değirmi oba

Sahil ellerinde kalmazım töbe

Güllüce Baş’ında Şahkulu Baba

Gel bize yetiş Şah Veli Dede

 

Çıkıp yücesine öttüğün gibi

Çağıran kullara yettiğin gibi

Cansızlara can kattığın gibi

Gel bize yetiş Şah Veli Dede

 

Bize Salmanlıoğlu derler âlemde

Garip başa bir hal geldi bu demde

Akdağ’ı Tocak Dere’yi dolan da

Gel bize yetiş Şah Veli Dede

 

Bu şiirde geçen yer adlarından Değirmi Oba, Güllüce, Şahkulu Göller yöresindedir. Akdağ, Tocak Dere, Dolak Deresi Mersin Toroslarında bulunmaktadır. Dolak Deresi köyü yöresindedir. Yörüklerin buralardan geçtikleri belli… Yani, “Göller Yöresi”nden, “Kalmazım töbe” dedikleri sahil ellerinden kalkıp doğuya göçmüşlerdir.

Bir radyo programında da şöyle bir olaydan söz edilir. Bunu Sivas’ta Abuseyif Dede’den dinlemiştim; İki aşiret kaçgunda Araplarla savaşırlar. Abuseyif Arapları oyalarken, göç yola devam eder. Uzun süre sonra, yükseklerde dönen kuzgunlardan Abuseyif’in yaralandıktan sonra öldüğünü anlarlar.

Abuseyif adının birçok yörede ad verildiği bilinir. Ancak, dedelerimizden birisi olarak bilinen Abuseyif, daha çok aşiretlerde vardır. Yukarıdaki öyküsü anlatılan Abuseyif’e Avşarlar sahip çıkmaktadır. Avşarlar, genellikle Sünni’dirler. Abuseyif adını çokça kullanan Yozgat’takiler ise Alevi’dir.12

 

          7. Salmanlı Aşiretinin Öyküsü

 

Salmanlı Aşireti Şah İbrahim talibi olup daha çok Maraş, Köprüağzı, Antep, İslâhiye yörelerinde yaşamaktadır. Şah Veli Dede de pirlik sıfatı ile hem buralara hem de Teke yöresine kadar Torosların çevresine gitmiş, oralarda bulunmuştur. Bir gezisi dönüşünde Mezirme’de Karadirek’te görüm yapılırken bir ara hayal sükûtuna dalmış. Bir süre sonra da ayıkmış. Orada bulunanlar demişler ki;

“Dede ne yaptın? Bir hayal sükûtu, bir sarhoşluk geçirdin.”

Şah Veli Dede cemaate dönmüş ve şöyle cevap vermiş;

Salmanlıoğlu’nun Toroslarda Tocak Dağı’nda yaylaya giderken devesi yuvarlandı. Devenin üzerinde beşik, beşiğin içinde de çocuk vardı. Bu bana ayan oldu.  Orada bulundum ve deveye kuluncumu verdim, durdurdum. Havalar halen sıcak gittiği için deve uyuz olmuş da yağlamışlar, katranlamışlar, o yağ-katran sırtıma bulaşmış. Bunu duyan cemaatte bir şaşkınlık belirtisi ile birlikte içlerinden nişan isteyenler de olur. Şah Veli sırtını döner ki hep bulaşık! Bu bulaşık hırkası köyümüzde Hasan Koç adlı birisindeydi. Manisa’ya göçtüğünde götürdü.

Salmanlı Aşiretinin öyküsü böyle...

Şimdi de Şah Veli Dede’nin Kozdere ile ilgili konusuna gelelim.

 

Şah Veli Dede Kozdere’de kaldığı süre içinde oradan talipler edinir. Şiirde geçen Güllüce Başı Kozdere’dedir. Şahkulu da, o köyde Şah Veli Dede’ye en çok hürmet eden ve orada baba damı sahibi olan birisidir. Yine bu Şahkulu’nun orada ziyareti vardır; hem de Güllüce Başı’nda... Şiirde Dolak Deresi, Tocak Dağı ve Akdağ’dan söz edilir. Bunlar bir hülyada var olan şeylerdir. Yine Dolak Deresi köyünden Hüseyin adlı birisinden dinlediğime göre, Tocak Dağı’nda taş haline gelmiş bir deve, üzerinde çocuklu beşik olan bir heykel varmış...

 

Gurbet elde bir hal geldi başıma

Gel bize yetik ol Şah Veli Dedem

Kimim yok kimsem yok hatırım sora

Gel bize yetik ol Şah Veli Dedem

 

Şah Veli Dedemin Ballıkaya’sı

Katara çekilmiş tülü mayası

Kerbela’da yatan kerem ağası

Gel bize yetik ol Şah Veli Dedem

 

Yen için sürün de yolun doğrusun

İçinizde koman yolun eğrisin

Sen evvelden Şah İbrahim oğlusun

Gel bize yetik ol Şah Veli Dedem

 

Çıkıp yücesine öttüğün gibi

Çağıran kullara yettiğin gibi

Cansızlara can kattığın gibi

Gel bize yetik ol Şah Veli Dedem

 

Bize Salmanlıoğlu derler âlemde

Garip başa bir hal geldi bu demde

Akdağ’ı Tocak Dereyi dolan da

Gel bize yetik ol Şah Veli Dedem 13

 

6. Çanakpınar’da Şah Veli Dede Düşeği

 

Şah Veli Dede’nin Bozan’da Ismican Sofu, Kozdere’de Şahkulu, Köylüköyü’nde de -adını hatırlayamadım- üç sadık talibi varmış. Bazen bunları ziyarete gider, onlar da Şah Veliyi ziyarete gelirlermiş. Bir gün Köylükö-yü’nden tarafa giderken Çanakpınar’dan geçmiş ve köyün batısındaki küçük tepeye oturmuş. Oradaki meşenin dibinde şunları söylemiş:

“Beni anmak isteyenler burada ansınlar.”

İşte bu tepeye “Şah Veli Düşeği” derler. Şimdi bu yer, 23 ayak (5-6 metreyi bulan) çevresi bulunan çember biçiminde ve mezarlığın içinde bulunuyor. Zamanla yok edilen meşenin yanındaki deliğe bericiler süt dökerlermiş ve bir karayılan da sütü içtiğini söylerlermiş eskileri. Yağmur yağmadığında cemaat burada birikir, cem kurulur ve dua edilir.14

 

          6. Kara Baba

 

İmam Dedenin babası Hasan Baba, seferberlik döneminde askerden kaçmış, köye döndüğünde bir zaman kayalarda, mağaralarda kalmış. O zaman evler bağ damındaymış. Bir gün eve gelmiş, çok geçmeden ev basılmış ve alıp götürmüşler. Meğer köyden ihbar edenler olmuş. 55 yaşında seferberliğe götürüldüğünde hala saçı sakalı simsiyahmış, güzel de türkü söylermiş.

Askerliğini Doğu cephesinde tamamladıktan sonra dönerken yağmur yağa yağa günlerce yolculuk etmiş, yolu Elazığ’ın Sun köyüne düşmüş. Kimse kendisini konuk almayınca bir peğde duvarın dibine yatmış. Yağmur, sabaha kadar sürmüş. Sabahleyin köylüler üzerine hiç yağmur düşmemiş halde orada yattığını görmüşler. Gece orada ölmüş olan adamı defnetmişler ve türbesini yapmışlar. Kara sakallı oluşundan dolayı da Kara Baba adını vermişler.

 

          7. Kışta Kalanların Öyküsü

 

Yaklaşık yüz yılı aşkın bir süre önce bir kış günü Dede Garkınlı Ali, Mustafa, Sarı Bekög (Bektaş) ile Salman Arguvan’dan yola çıkarak Mezirme’ye gelmek isterler. Yol üstündeki Bozan köyüne uğrarlar. Bir evde konuk olup yemek yerler. Ev sahibi bir ara dışarı çıkar, geri döner ve şöyle der; “Yağar eser ama yolcu yolundan kalmaz.” Ev sahibinin böyle söylemesi üzerine yolculuğu sürdürmekten söz eden yolcular hemen ayaklanırlar. Kapıya çıktıklarında, “Yolcu yolundan kalmaz” diyen ev sahibi bu kez, “Geç oldu, kalın” der. Adamın kendilerini konuk edemeyeceğini anladıklarından ve “gideceğiz” derler ve yola koyulurlar.

Yarım saat geçmeden kar ve fırtına başlar. Avşar Çayına geldiklerinde daha da şiddetlenir. Buna karşın yollarına devam ederler. Kari yararak, yokuşları ine çıka, dereleri tepeleri aşarak Bozarmıt’a varırlar. Her yan bembeyaz kar tabakası ile kaplıdır. Ulupuğar’ın yokuşu nasıl olup da çıkabildiklerine hayret ederek yolculuğu tartışırlar. Dikili denen yerde yolu şaşırırlar. Salman yorulur, Sarı Bekög’ü öne düşürürler. Onun sezgisi ve görüşü daha güçlü imiş. Biraz daha ilerlediklerinde Salman’ın atı kara saplanır, zorlukla çıkarırlar...

Zaman hayli ilerlemiştir. Aşılık yöresinde İpşir Ağanın kışladığı yerin ışığını ararlar, göremezler. İpşir Ağa, kişin zorlu geçmesinden olacak ki o yıl Aşılığa göçmemiş. Bin bir güçlükle Ağbayır’a doğru ilerlerler. Oradan Mezirme’nin görünmesi gerek; ancak, her yer bembeyaz ve gece!

O saatlerde köyde görüm (cem) yapılmaktadır. Dede, “Yolda yolcu var, gidin bakin” der. Birkaç kişi köyün kuzeyindeki Köshar-manı denen yere gelerek yola doğru bakınıp beklemeye başlarlar. Yolculardan biri silahını ateşler. Bekleyenler sesi duyunca içlerinden biri köye dönüp, Karadireğe (Cem yapılan dergâh) girerek bağırır; “Aman komşular, yolda yolcu var!” Aydınlanma aracı olan çam çıralarını ellerine alan köylüler Kösharmanı’na çıkarlar. Köseğileri havaya atarak bulundukları yeri işaret ederler. Yazır’a doğru ilerleyen yolcular ışığı görürler. Bir kısmi bekler, bir kısmi da Ağba-yır’a doğru gelenleri karşılamaya giderler. Başpuğar’ın derede karşılaşırlar. Yazır’a doğru bin bir güçlükle ilerleyerek köye dönerler. Böylece akşama doğru başlayan yolculuk sabaha karşı sona erer.

Ballıkaya’nın yaşlılarından Yusuf Öztürk (Yusup Ağa), Almanya’ya gön-derilmek üzere doldurulan bir kasete okuduğu deyişle ilgili olarak şu açıklamaları yapar: “Kamberağaların lokması varmış. Dede, ‘O gelir o gelir’ dermiş durmadan. Dağılma zamanına yakın halen ‘o gelir’ dermiş. O sırada Bozarmıt tarafından ses duyulmuş. Buradan gitmişler, Lazın söğüdünün yanında bir yarpah yığını varmış, bir ataş atmışlar, ışığına gitmişler. Varmışlar ki, Düşek’ten ötede her biri bir yerde parpazley... Ondan soğna köye dönmüşler.” 16

Karadirek’te de cem sona ermiştir. Oturup gelmişten geçmişten, yolculuktan söz ederken karınlarını da doyururlar. İçlerinden Sefil Ali âşıkmış. Yaşadıkları bu yolculuğun destanını yazar.

 

Akşam namazında çıktık Bozan’dan

Gözüm korktu hızan oğlu hızandan

Kahası kör imiş çıkmış izandan

Aman Hızır aman car sende kaldı

 

Avşar Çayına geldik çıkardık şalvar

Salman Sarı Beköğ sen hakka yalvar

İlerisi çetin bunda bir hal var

Aman Hızır aman car sende kaldı

 

Ulupuğar’a geldik baktık geriye

Biri kıra binmiş biri doruya *

Biri benzer Dedekarkın Ali’ye **

Aman Hızır aman car sende kaldı

 

Bozarmıt’a geldik gece karıdı

Salman Sarı Beköğ atı sürüdü

Kul Mustafa bir bellicek er id i ***

Aman Hızır aman car sende kaldı

 

Atlar düzüm düzüm çıkmıyor kardan

Salman cevap etti ben gitmem buradan

Kul Mustafa’m der ki ayrıldık yardan

Aman Hızır aman car sende kaldı

 

Görünüyü Başağa’nin söğüdü

İpşir Ağa yaylasında yoğudu

Kırıldı mı Mezirme’nin yiğidi

Aman Hızır aman car sende kaldı

 

Aşılık’a geldik günü aşırdık

Dikmetaş’a geldik yolu şaşırdık

Salman sarı Beköğ’ü öğe düşürdük

Aman Hızır aman car sende kaldı

 

Yazır’ın başında hayli savaştık

Başağa er imiş toruna düştük

Çok şükür Mevla’ya biz ceme düştük

Aman Hızır aman car sende kaldı

 

Çevirme’den Mezirme’ye yolumuz

Sefil Ali’m üğürt eder halımız

Allah soldurmaya bizim gülümüz ****

Aman Hızır aman car sende kaldı 17



6 İğdir köyünden kaynak kişiler: Tamam Çiçek, İsmail Kara, Güley Şahin…

7 Hasan YILDIRIM, Ballıkaya Köyü

8 İbrahim EROL: DT-Y: 31 Aralık 1990, Ballıkaya; Bozan anlatımı Muharrem ÖZTÜRK, Malatya.

9 Battal ÇAKMAK, Eyüp ADIGÜZEL, Ziya KARAKUŞ

10 Hasan ÖZEROL

11 Hasan YILDIRIM

12 Erdal Koca ÇELİK: Bu konuya tam bir açıklık getiremedi. Bu durumun öğrenilmesi gerekliliğini belirtti.

13 Hasan YILDIRIM

14 Vahap KARADAĞ

16 Almanya’ya gönderilmek için Süleyman Öztürk tarafından kaydedilen kasetten yazıldı.

* Yusuf ÖZTÜRK: “İki kıra binmiş biri doruya” biçiminde aktarır.

** Y. ÖZTÜRK; Dedekarkın Veliye” biçiminde söyler.

*** Y. ÖZTÜRK; “İçimizde Dedekarkınoğlu var idi”  biçiminde söyler.

**** Y. ÖZTÜRK; “Dedekarkın da bizim pirimiz” diye söyler.

17 1972 yılında Hasan ERCAN, 1981 yılında Ali ÇELİK, 1984 yılında Hasan ÖZEROL‘dan derlenip düzenlenmiş, “Yenilenen Köy Ballıkaya” adlı çalışmamızda öyküsü ile birlikte yayınlanmıştır. 

YEMENLİ'NİN VELİZADE HALİL AĞA'YA MEKTUBU

28.01.2016 11:44

YEMENLİ'NİN VELİZADE HALİL AĞA'YA MEKTUBU

 

Bades selama mahsuse Velizade Halil Ağaya,

 

Bir köpek itası için göndermiş olduğum erizci mahsusemiz vesili desti âlileri olarak Harabalı Bekir Ağaya methü ve sitayişle tüysüz molal gibi dişsiz bir köpek göndermiş. Bu köpeğin;

Türkçe bilmez, Kürt gibi ağzı, kulağı sağır,

Oturduğu köşeden kalkmaz dede gibi canı, ayağı ağır,

Tarikata hükmetmeyenlerin ehli tarikata ürdükleri kadar ürdüğünü bilmez,

Av bocusu kadar kurda varmaz,

Şunda ölüm artığı beş on koyunum kaldı, amma onu da canavarlar elimden almak istiyorlar.

Bir kerre çobanın veli irsal sulbü âlileri kılında bir köpek göndermelisiniz. Amma göndereceğiniz köpek;

Heybet kıyafette Başgınıklı Haydar Ağaya teşhih olmalı.

Zevzeklik ve şarlatanlıkta Hasançelebi Müdürüne teşhih olmalı.

Ustalık ve hırsızlıkta Hekimhan Müdürü gibi maharetli ve

Şötük Müdürü gibi sahte onurlu, cahil cesaretli olmalı.

Bu saydıklarım olmazsa;

Engizek Müdürü gibi ince ve cansız,

Dırıcan Müdürü gibi sonsuz, devamsız,

Ayvalı Müdürü gibi soysuz,

Karaca Müdürü gibi sitti sedasız olursa; bu gibi köpek asılare-i âlilerinize hizmet etsinler, odamı beklesinler.

"Yenilenen Köy Ballıkaya" Kitap Çalışmamızda Geçen ve Ballıkaya’da Kullanılan Atasözleri, Deyimler, Söz Grupları ve Kalıp Sözlerden Birkaç Örnek

28.01.2016 11:29

"Yenilenen Köy Ballıkaya" Kitap Çalışmamızda Geçen ve Ballıkaya’da Kullanılan Atasözleri, Deyimler, Söz Grupları ve Kalıp Sözlerden Birkaç Örnek (A-B)

 

“Allah Allah” demek: Allahın adını anarak dua etmek.

Abdulvahap: Battalgazi zamanında yaşamış, mezarı Elazığ-Baskil ilçesinin Kale köyünde bulunan bir evliya olduğuna inanılır.

Adak: Kurban.

Adamı adama çarpmak: İnsanları birbirne düşürmek, fesat çıkarmak.

Ağırlık basması: “Al basması” deyimi ile eşanlamda kullanılır.

Ağıt yakmak: Ölenin adını ve geçmişini konu edinen türküler söylemek.

Ağıt: Ölülerin arkasından okunan acıklı türküler.

Ağıtçı(lar): Ağıt söyleyenler.

Ağzının tapına gelmek: Karşısına gelmek.

Ahmın: Sığır gübresi.

Al basması: Al, görünmeyen bir varlık (ruh gibi) olarak kabul edilir. Yeni doğum yapmış kadının ve çocuğun boynunu sıkarak boğacağına inanılır. Bu durum “al basması”olarak adlandırılır. “Ağırlık bastı” deyimi de kullanılır.

Al karısı: Al’ın uzun saçlı ve ciğer yiyen kadın biçiminde betimlemesi yapılır.

Al ocağı: Alın kötülüklerine karşı belli bir evden olanlar.

Alaf: Hayvan yemi.

Aleycik: Küçük çardak.

Alıç: Kırsal alanda yetişen, çok çekirdekli bir yabani meyve.

Ali Seydi: Ali Seydi Sultan, Kızıldeli adlarıyla anılan pir, evliya.

Allah belamı vere: Kötü bir durumla karşılaşmasını dilemek.

Allah daha da vere: Bereket , bolluk dilemek.

Allah güldürmeye: Hep belalarla, acılarla, felaketlerle karşılaşmasını istemek.

Allah her tuttuğunu altın ede: Her işte başarılı olmasını, verimliliğini istemek.

Allah saklaya, bekleye: Başına olumsuz-kötü bir iş gelmemesini istemek.

Allah yardımcın ola: İşlerinin kolaylıkla olmasını istemek.

Allah yolda komaya: İşinin yolunda gitmesini istemek.

Allah zirinkil etmeye: Yoksul, hastalıklı, perişan duruma düşmesini istememek.

Allah zirinkillik vermeye: Yoksul, hastalıklı, perişan duruma düşmesini istememek.

Allah’ın kılıcına rasgele: Ölmesini istemek.

Allahın binasını yıkmak: “Çocuk düşürme” ya da kürtaj” olayı için söylenir. “Tanrı, kendini insan suretinde tecelli ettirmiştir” düşüncesi çerçevesinde insan, “Allahın Binası” olarak kabul edilir.

Allahın emrini  anmak: Kız istemede kız babasına, “Allah’ın emri, peygamberin kavli kararı, şahitlerin şahadeti, Türkiye cumhuriyeti kanunlarının hükümleri, tarafların kendi rızaları ile, mezhebimiz İmam-ı Cafer Sadık Mezhebi üzere ... kızı ....’yı .... oğlu ...’ya verdin mi?” denir. O da “verdim” der. Üç kez yinelenir, oğlan babasına da üç kez “aldın mı” yinelettirilir. Böylece kız isteme töreni gerçekleşmiş olur. Bu törene “Allahın Emrini Anmak” denir.

Amel: Bir kimsenin dinin buyruklarını yerine getirmek için yaptıkları.

Ana keteni: Gelinin annesine “anne hakkı” olarak verilen  düğün bahşişi.

Anacına çıkmak: Karşısına gelmek.

Anık: Kekik, baharatlı bir dağ bitkisi.

Anik: “Anam” söczüğünün değişik bir kullanımı.

Ara kesme: Sekmeç oyununda dizilerek sekenlerin arasından geçme.

Arapgir tiresi: Varlıklı olanlar Arapgir tiresinden işlik (gömlek) giyerlerdi.

Ardı gele: Ailesinde çok ölüm olmasını istemek.

Argaç: Dokuma ipi.

Asa: Dervişlerin güç işleri başarmak için kullandıkları değnek.

Asbap : Esvap, giysi.

Aşağı yeli: Güneyden esen rüzgar.

Aşık: Davarların diz eklemlerinden çıkarılan kemik ve bununla oynanan oyun.

Aşyerime: Hamile kadınların özellikle ekşi-tatlı  yiyecekler sitemesi.

Atını bana ver de sen yayan yürü: Hakkından vazgeçmesini, hakkını devretmesini istemek.

Avara: Eylemsiz, iş yapmadan.

Ayakyolu: Tuvalet.

Ayan etmek: Açıklamak

Ayan olmak: İçine doğmak. Olacakları önceden sezmek.

Ayyarlık: Boş gezmek, boş işlerle uğraşmak.

Azı: Geme almak, hızlandırmak.

Baba damı: Cem yapılan ev.

Baba: Mürşitlik aşamasına erişmiş derviş.

Bağ damı: Bahçe ve bağlardaki yazlık ev.

Bahçe açmak: Bahçe kurmak.

Bakıma baktırmak: Fala baktırmak. 

Bakıtmak: İz bırakmak.

Baldız yüzüğü: Düğünde baldıza verilen armağan.

Bana kel diyenin kulaç kulaç saçı olmalı:

Barık: Yer adı.

Baş bağlama: Kına töreni.

Baş gövdenin yarısıdır:

Baş taşı: Mezarın baştan yanına konan taş.

Baş: Kadınların başlarına vurundukları başlık.

Başcıl: Halaylarda baştan tutap, oyunu yönlendiren kişi.

Baş gövdenin yarısıdır:

Başı hakkı için: Ölmüş büyüklere saygı ifadesi olarak söylenir.

Bayah: Biraz önce.

Bayrak duası: Düğün başlangıcında bayrak getirilerek, “Sancağın altında mutlu yaşasınlar” diye dua edilir. Buna bayrak duası denir.       

Bayrak ekmeği: Bayrak duasının ardından yapılan ilk düğün yemeği.

Bayrak kaçırma: Bayraktardan bahşiş almak amacıyla bayrağın dikili/asılı durduğu yerden kaçırılması.

Bekir: Bektaş adlı olanların bazılarına edilen hitap.

Belleme: 1.Öğrenme. 2. Binek hayvanlarının sırtına atılan çul ve benzeri örtü.

Bellicek: Belli olan, tanınan.

Beseği: Kırağı.

Beşik kertmesi: Çocukların, daha beşikteyken evlenmelerine karar verilmesi.

Beşler: Ehlibeyt;  Hz. Muhammet, Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin.

Beyan etmek: Duyurmak.

Biçik: Kayaların arasında, sarp yerde otlak yeri.

Bilbil(ülbük): Gıradın on altıda biri.

Binbirler: Evliyalar

Boğuşuruk yırtmazık, güreşirik yıkmazık: Birbirimizi incitmez, aşağılamaz, onurunu kırmayız.

Bohça açmak: Çeyiz hazırlamak.

Bok çömçesi: Her yönüyle tutarsız, kişiliksiz, beceriksiz.

Boş hafta: Şubatın ilk haftası. Avara da denir.

Boyacı Karabet: Arapkirli Ermeni; ip boyama ustası.

Boyraz: Batıdan esen rüzgar.

Boyunduruk: Çift sürerken öküzlerin boynuna konulan ağaç düzenek.

Bozatlı Hızır yetişe: Yardımcılarının olmasını istemek.

Bozatlı: Bozatlı Hızır; Hızır’ın bir unvanı.

Böğür: Bağır, göğüs kafesi.

Börk: Annenin ya da yakınlardan birinin yaptığı, çocukların başına takılan kumaş başlık. 1.5-2 yaşlarına kadar börk kullanılır.

Bu bir uzun kavak gölgesidir, bir gün sana da döner:

Buğez: Bu kez.

Burma: Otların bükülerek taşınabilir biçimde sarmalanması.

Burnu sulu: Sümüklü.

Büyük hayvan: Büyükbaş hayvan. Öküz, at, katır…

Büyük yer: Yüksek makam, saygı duyulan yer.

Yusuf Erol

12.05.2014 14:35

YUSUF EROL

6 Ocak 1960 tarihinde Malatya ili Hekimhan ilçesi Ballıkaya (Mezirme) köyünde doğdu. Babası İbrahim, annesi Gülsüm'dür. Beş erkek kardeşin en büyüğüdür. Ortaokulu bitirmiş olup, askerliğini 1982-1984 yıllarıu arasında Edirne Karaağacta yaptı. 1990 yılında evlendi,  bir kız çocuğu babası , İstanbul'da oturuyor, tiyatro ve sinemada ışık sefliği yapıyor.

1978 yılında Mete İnselel ile tanışmasıyla tıyatroya basladı. Bir yıl kadar temizlik ve sahne hazırlanmasında yardımcı oldu, daha sonra İdi Amin adlı tiyatro oyunuyla sahne ve ısık işlerinde çalışmaya başladı. Altan Erbulak, Kenan Büke, Ercan Yazgan, Mete İnselel, Şahin Tek'in oynadığı Fehim Paşa oyunuyla devam etti.

Mete İnselel, Altan Erbulak, Ercan Yazgan, Defne Yalnız, Halit Akcatepe, Enis Fosforoğlu, Tuncay Özınel, Hadi Çaman, Yıldız Kenter, Perihan Abla Muzikali, Abdullah Şahin, Oktay Adıgüzel ve 10 kadar çocuk tiyatrosunda ışık, dekor ve ses teknisyenliğ, ustalığı yaptı. Birçok küçük rolde oynadı.

1989'da sinemaya başladı. İlk filmi İki Milyara Bir Çocuk'tu. Daha sonra Bizimkiler adlı televizyon dizisinde ışık şefliğine başladı. Bizimkiler, Yazlıkcılar, Oğlum Adam Olacak, Yılan Hikayesi, Sultan Masalı, Şansa Bak, Ümit Milli, Dügün Şarkıcısı, Lale Devri, Çok Özel Tim, Mahallenin Muhtarları, Canın Sagolsun gibi dizilerde çalıştı.

Mete İnselel Tiyatrosu, Ercan Yazgan Tiyatrosu, Halit Akçatepe Tiyatrosu, Cihat Tamer Ercan Yazgan Tiyatrosunda; İki Milyara Bir Çocuk, Duruşma, Pardon, Aşk ve Üniversite, Son Ders, Zeytin Zamanı, Cumhurbaşkanı gibi sinema filmlerinde, Pavlosun Yolculuğu adlı belgeselde, Küçük Hanımefendi dizisinde reklam filmlerinde, tanıtım filmlerinde oynadı. Yüzden fazla klip, reklam ve tanıtım filminde, bir o kadarda kısa film çekiminde çalıştı.

Tiyatro ve sinemada ışık ekibi çalışmalarından örnekler:

 

Bizimkiler 1. Sezon, 1989

Bizimkiler 2. Sezon, 1990

Bizimkiler 3. Sezon, 1991

Bizimkiler 4. Sezon, 1992

Bizimkiler 5. Sezon, 1993

Bizimkiler 6. Sezon, 1994, Jeneratör


Bizimkiler 7. Sezon, 1995-Bölüm Oyuncusu, Işık Asistanı

Bizimkiler 8. Sezon, 1996, Işık Asistanı

Bizimkiler 10. Sezon, 1998, Telesine

Yılan Hikayesi 1. Sezon, 1999, Işık Şefi


Yılan Hikayesi 2. Sezon, 2000, Işık Şefi

Yılan Hikayesi 3. Sezon, 2001, Işık Şefi


Pardonı, 2004, Işık Şefi


Ümit Milli (TV Dizisi), 2006, Işık Şefi

Çok Özel Tim (TV Dizisi), 2007, Işık Şefi


Düğün Şarkıcısı (TV Dizisi), 2008, Işık Şefi

Adalet Oyunu, 2009, Işık Şefi

Aile Reisi (TV Dizisi), 2009, Işık Şefi

Türkü  Bacı (Kadın Ozanlar), TRT Müzik TV, 2012, Stütyo Şefligi ve ışık

Beni Deli Etme (TV Dizisi), 2013, Işık Şefi, oyuncu

Asayiş Berkemal (TV Dizisi), 2013, ışık Şefi, Oyuncu


Büyük Sır (TV Dizisi), 2014

Kardeş Türküler (TRT M

üzik TV, Belgesel), Stütyo Şefligi ve ışık (20 bölüm), 2013-2014

 

 

 

 

Mehmet Seyfi OKTAY (Adalet Eski Bakanı)/Yaşamöyküsü

11.10.2013 22:35

Mehmet Seyfi OKTAY

(ADALET ESKİ BAKANI)/

YAŞAMÖYKÜSÜ

Köyümüzden yetişen bir değer olarak, 7 Mart 2012 günü Sayın Seyfi Oktay ile görüşmemizde anlatımından yaşamöyküsü hazırlanmış, bu  derlemeden kendisi tarafından özetlenmiştir. Teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.

Süleyman ÖZEROL

 M. Seyfi Oktay/Kendi Kaleminden Yaşamöyküsü

*

1934 yılında Malatya ili Hekimhan ilçesi Ballıkaya (Mezirme) köyünde doğdum. İlkokulu Sivas’ta ve köyümde tamamladım. Ortaokul 1 ve 2. sınıfları Sarıkamış Ortaokulunda okudum. Burada Devlet parasız yatılı sınavlarını kazanmam sonucunda ortaokul son sınıfı Bilecik ortaokulunda; liseyi de İstanbul Haydarpaşa Lisesinde parasız yatılı olarak okudum. Daha sonra Ankara Hukuk Fakültesini bitirerek Ankara Barosuna kayıtlı avukatlık yapmaya başladım.
Askerlik görevimi yedek subay olarak Erzurum’un Oltu ilçesinde tamamladım.
Öğrenciliğim döneminde Ankara’da Cumhuriyet Halk Partisi gençlik kolu başkanlığına seçildim. Ankara belediye meclis üyeliği, daimi encümen üyeliği ve belediye meclisinin grup başkan vekilliğine seçildim.
1983 seçimlerinde Ankara milletvekili olarak parlamentoya girdim. 117 milletvekilliğinden oluşan Halkçı Parti grup başkan vekilliğine her yıl seçilerek 4 yıl grup başkan vekilliğini sürdürdüm. 1987-1991 yılları arasında partimin meclis grubunun ve genel merkezinin hukuk işlerini yönettim.
1991 yılında rekor düzeyde tercih oyuyla yeniden Ankara milletvekili seçilerek parlamentoya girdim. Önce partimin grup başkan vekilliğine yeniden seçildikten sonra, daha sonra o yıl kurulan 49. Cumhuriyet Hükümetinde ve daha sonra 50. Hükümette iki defa üst üste Adalet Bakanlığı görevine atandım. Bakanlığım döneminde Cumhuriyetimizin kurulduğu ilk yıllarda gerçekleştirilen büyük devrimden sonra en kapsamlı demokratik dönüşüm projesini gerçekleştirdim. Özellikle benim “CMUK Seyfi” adlandırılmama neden olan çok önemli ve anlamlı bir devrim yasası olaraktarihe mal olan “Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu”nun çıkarılmasını sağladım.
1994 yılında partimiz genel başkanının milletvekili olmadığı dönemde partimin TBMM grupbaşkanlığına seçildim, bu görevi bir yıl sürdürdüm.
1995 yılı seçimlerinde yeniden Ankara milletvekili olarak parlamentoya girdim. Milletvekilliğim döneminden sonra çeşitli toplumsal faaliyetlere katıldım. Türkiye’de ve Avrupa’nın birçok ülkelerinde davet edilerek gittiğim panel ve toplantılarda demokrasi konulu konferanslar verdim.
Halen CHP’nin üyesiyim.

Vayloğ Dede (Mustafa Tuna)

08.08.2013 20:10

VAYLOĞ DEDE (Mustafa Tuna)

Süleyman ÖZEROL

 

Anadolu’da dedelik kurumunun temsilcisi durumunda olanların soyağacının Hz. Ali‘nin oğlu İmam Hüseyin‘e dayandığı bilinir. Bunlara“Ocakzade“denir. Malatya ve birçok çevre illerde Vayloğ Dedeadıyla tanınan Mustafa Tuna bunlardan biridir. 1895 yılında Hekimhan‘ın Ballıkaya Köyü’nde doğar. Malatya, Hekimhan, Arguvan, Arapkir, Darende köylerinin birçoğunda dedelik kurumunun temsilciliğini yapar. 1972‘de Ballıkaya‘da ölür. Halk arasında “rüyaya girme“, “nefes evladı verme“, “başkalarının içini okuma“, “gaipten haber verme“gibi konularda kerametleri olduğuna inanılır.

Herkesle içli dışlı olması, babacan davranışlarıyla“içindeki babayı çıkar” deyimini kullanır. Çocuğu olmayan kadınlar ocağa gelerek onun duasını alır. Bu duadan sonra doğan çocuklar da erkek olarak dünyaya gelir. Çoğunlukla doğan çocuklara Vayloğ Dede’nin adı verilir. Bunlara “Vayloğ’un nazarlaması” adı verilir. Bu çocukların tümü de divane örneğin davranışlara sahiptir.

Vayloğ Dede ile ilgili birçok anlatımlar vardır:

 

I.

Denizli’de bir kadının rüyasına girer. “Adım Vayloğ. Hekimhan’ın Mezirme Köyü’ndenim. Ocağımageleceksin” der. Çocuksuz olan kadın kocasıyla birlikte Hekimhan‘agelir. Mezirme‘yi ve Vayloğ Dede‘yi sorarken, çarşıda bizzat dedenin kendisiyle karşılaşır. Kadın “işte rüyamda gördüğüm adam bu”diyerek Vayloğ Dede‘nin elini öper. Birlikte köye giderler. Bir kurban alıp keserler. Kadın kocasıyla Denizli‘ye döner ve ileride bir çocuk sahibi olduğu öğrenilir.

II.

Vayloğ Dede, Arguvan’ın Dolaylı Köyü‘nde sohbette bulunmaktadır. Arapkirli Boyacı Karabet de o sırada aynı köydedir ve Abidin adlı birinin misafiridir. Karabet Abidin Efendi’ye ” bizi de (görgüye) sohbet toplantısına kabul ederler mi? ” diyesorar. Abidin “bırakmazlar” der. Ermeni Karabet o akşam rüyasında üçkişinin semah döndüğünü görür. Sabahleyin Abidin’e gördüğü rüyayı anlatır. Abidin ” bir çuval buğdayı al, Vayloğ Dede‘nin yanına git ” der. Karabet buğdayı alır, Vayloğ Dede‘nin kaldığı eve gider. Dedeyi kahvaltı ederken bulur.
Karabet, “Vayloğ Dede, bir Allah Allah de“ ricasında bulunur. Vayloğ Dede dua eder, bir lokma ekmeği Karbaet‘e uzatır ve “al bu da semah dönen üç sofunun olsun” der. Karabet, Vayloğ Dede‘nin elini bir kez daha öper.

http://www.hekimhan.net/ Süleyman ÖZEROL: Malatyalı Gönül Sultanları/

Yusuf Çalışgan (Gürgür Dede)

05.08.2013 20:56

Yusuf Çalışgan (Gürgür Dede)

Aşağıdaki özgeçmiş düzenlemesi Gürgür Dede’nin çocukları ve torunları ile yapılan görüşmeler den sonra 04 Nisan 2011 tarihinde torunu Merdan Çalışkan ile yapılan yazışma ve görüşmelerle düzenlendi, Haziran ayında son biçim verildi. Katkı sunanlara teşekkürler...

Bu özgeçmişe katkı sunmak isteyenelrin yazmalarını bekliyorum.

Saygılarımla...

Süleyman ÖZEROL

Babası Ali Çavuş, annesi Safiye’dir. 1909 yılında Malatya ili Hekimhan ilçesi Mezirme (Şimdiki adı Ballıkaya) köyünde doğmuştur. Ali Çavuş Malatya ili Darende ilçesi Yünlüce (Alvar) köyüne yerleştiğinden bu köyün (şimdi Kuluncak ilçesine bağlı) nüfusuna kayıtlıdır.

 

Askerliğini 36 ay olarak Malatya’da yapmıştır.

 

Önce Çiçek Hanımla evleniyor. Çiçek Hanım Hakka eriyor, daha sonra Gülcihan hanımla evleniyor. Çiçek Hanımdan Bağdat; Gülcihan Hanımdan Ali, Leyla, Hasan, Göher. Abbas, Sakine ve Hamdullah oluyor. Toplam sekiz çocuk sahibi.

 

Dede, 5 Ağustos 1999’da Hakk’a yürüdü, Alvar köyüne defnedildi.

* * *

Şah İbrahim Veli Ocağındandır. Dedelik yapmayı daha çok babası Ali Çavuş’tan öğrenmiştir. Ali Çavuş, sekiz yıl Yemen’de kaldığından Arapçayı dil yapısı ile öğrenmiş; eski yazılar ve Kuran-ı Kerim hakkındaki bilgilerini oğlu ile paylaşmış ve onun öğrenmesini sağlamıştır. Gürgür Dede böylelikle bilgili bir dede olarak yetişmiştir.

 

Dedeliğe on üç yaşında başlamış… İlk dedelik yaptığı sırada köydekiler yaşı çok küçük olduğu için ciddiye almamışlar, bilgisi yok diye küçümsemişler. O köydeki cemaat, dedemi uzaklaştırmış. Dedem de gidip kendini eve kilitlemiş, Ama bu hapislik daha çok derviş misali çile çıkarmaya benziyor. Ali Çavuş Dedenin yazdığı ve okuduğu bütün kitapları almış, okumuş, ilimi sindirerek kendisine hiçte yabancı olmayan bir anlatım ile öğrenmiş. Daha sonra ayni köye gitmiş ve edep erkânı yürütünce köydekiler şaşkınlıklarını gizlememişler.

 

Bağlama çalmayı bilmiyordu. Pazarcık yöresinde Elif Ananın oğlu Mehmet Ocak, Âşık Vahap, Âşık Celal Dede, Âşık Abidin Dede zakirliğini yapmışlardır.

Suriye, İran, Ürdün gibi ülkelerde dahi talibi var ve cem yürüttüğü bilinir. Türkiye’nin birçok köyünde dedelik yaptı. Ayhan Aydın ile yaptığı söyleşide dedelik yaptığı yerleri şöyle dile getirir:

 

“Arguvan, Eğribük, Ambarcık, Fethiye, Aşağı Sürmeli, Yukarı Sürmeli, Kızık, Eymir, Ağören, Çavuş köyü, Halpuz köyü, Mineyik köyü (bu köyde başka dedeler de var, ama taliplerimiz ayrı), Mezirme, Iğdır, Mıhel (Mihayil, Başkavak), Çanaklar, Mıroğlar, Kozdere, Hasan Çelebi’nin yarısı, Köylü köyü, Tarkanlar köyü, Armağan, Zerk, Davulbaz, Mamaş, Hamal köyü, Kocayurt, Gâvur Haraba, benim köyüm Alvar, Kuluncak, Bicir, Çörmü, Tersakan, Bahçedamı, Davulku, Hacılar Hekimhan’a ait. Kangal’ın; Dışlık, Yellice, Bulak, Höbek, Ceviz köyü... Çorum’daki köyler; İsipkıran, Yanıçak, Alamas, Keşlik, Kamışlı, Zekerhacı, Körkü... Maraş’ta, Çubuk tarafında da çok köy var. Maraş’ta Elbistan’da Küçük Yapalak köyleri sadece hatırlayabildiklerim ve nicesi eksik kalıyor.”

 

Oğlu Hamdullah Çalışkan Dede hala cem yürütüyor.

 

En basta bilime çok önem verirdi, “İlim bu yolun temelidir” derdi. Yunus Emre buyurduğu gibi;

 

İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsen

Ya nice okumaktır

 

Okudum bildim deme, çok tat kıldım deme.

Eri Hak bilmez isen abes yere yelmektir.

 

Ayrıca görgü cemlerine ve musahip tutulmasına önem verirdi; musahip kardeşliğinin önemini vurgular, bu yollarının asla ayrılmamasını, her şeyinin bir olduğunu anlatır ve çeşitli öğütler ile tembihlerdi.

 

Yine Ayhan Aydın ile yapmış olduğu bir söyleşide şöyle der:

 

“Cenabı Allah diyor ki; ‘Bir insan elbise giymekle, zengin olmakla, dede olmakla, memur olmakla, hâkim olmakla, bilmem ne olmakla cemal değildir.’ Cemal dediğin; ilmi, edebi, hayâyı ifade ediyor. Diyor ki; ‘Ey kullarım! Elinizden geliyorsa, âlim olun. Âlim olamıyorsanız, bari öğrenci olun. Öğrenci olamıyorsanız, bari dinleyici olun. Dinleyici olamıyorsanız da tamamen cahil olmayın.’ Cenabı-ı Allah, ‘Cahillerin Piri de bir cahildir’ diyor. ‘Okursan, ilmine edersen şek, sekiz cahilden yeğdir eşek. İlmini âlem etmeyen ister hoca, ister dede, kim olursa olsun, eşekten beter hayvana benzer’ diyor. Eğer Kuran adamı kurtarmış olsaydı, her ölen adam bir Kuran satın alır, kefenin arasına koyar ‘Ben Kuran getirdim’ derdi.

 

İste görüyoruz ki bu yolla herkes giremez, Hz Ali efendimizin buyurduğu gibi; zamanın getirdiği şartlar var bu zamana göre, insan nefsini güzelleştirebilir. Ne yapabilir; yalandan kinden kibirden, riyakârlıktan, ikiyüzlülükten uzak durur. Eline beline diline sadik olur, aşına eşine işine sadık olur. Yetimin, mazlumun, garibin, fakir fukaranın hakkını bilir, komsu hakkı bilir, ana baba hakkı bilir, pirini mürşidini bilir. Kimseyi dillinden, dininden renginde ırkından dolayı hor görmez, dar didarını gurur. Dört kapı kırk makama erişmek için boynunu verir, tarik altından geçer. Bu şekilde nefis zamana göre terbiye edilir.

 

İnsan-ı kâmil olmak için doğacaksın, yolla doğacaksın budur şeriat, pirin kazanında kaynayacaksın, acı iken bal şerbet olacaksın, Marifet ehli olacaksın, kalbindeki mühür kalkacak, gözlerin önündeki perde kalacaksak, kulakların tıkalılığı kalkacak ki Muhammet Mustafa’nın güzel ahlakına layık olacaksın. Bu şekilde yolla gireceksin.

Mehmet Çelik

01.08.2013 11:27

MEHMET ÇELİK (1934-2012)

 

       

1934 yılında Hekimhan’ın Ballıkaya (Mezirme) köyünde doğdu. Babası Ali annesi Zeliha’dır. İlkokulu köyünde bitirdi. Köyünde çiftçilik yapmaya başladı.

Okumaya hevesi olduğundan daha çok dinsel konulardaki kitapları okumaya, yirmi yaşından itibaren şiir yazmaya başladı. Halen de yazıyor; Yunus Emre ve Nasrettin Hoca şiir yarışmalarında mansiyon kazandı.

“Geçmişten Günümüze Malatya Şairleri” kitabında yaşamöyküsü ve bazı şiirleri yer aldı (H. Kavruk-M. Özer, Malatya 2006, s.146; Tarafımdan verilmiştir)

Şah İbrahim Veli Ocağından olması itibariyle 32 yaşında iken dedelik yapmaya başladı. Aydın, Denizli, İzmir, Sivas, Tokat, Amasya, Ankara, İstanbul gibi illere -yakın zamanda Ardahan-Damalı köyüne- dedeliğe gitmektedir.
Çocuklarımı okutmak için 1975 de Malatya’ya göçtü ve dört çocuğunu da okuttu. Köyünde oturmakta iken kış dönem oğlu Hüseyin Çelik'in yanında iken 10 Mart 2012 tarihinde Denzikli'nin Dereçiftlik köyünde aramızdan ayırldı ve oraya defnedildi.  

Yayınlanmış Yapıtları:

1. Alevi Kaideleri ve Töreleri-Oniki Hizmet Yolu, 3.Baskı, İlhan Matbaası, Malatya 2009
2. Safeviler Tarihi ve Erdebil’den Gelen Gerçek Erenler, 2. Baskı, İlhan Matbaası/Malatya 2009
3. Hz. Peygamber’in Miraçı, İlhan Matbaası, Malatya 2009

Mezirme

Şah İbrahim dergâhıdır nazarı
Dertlilere derman olan Mezirme
Aşıklar arifler beyan pazarı
Şöhreti dillerde olan Mezirme

Karadirek nişan gerçek veliden
Severiz gerçeği canı gönülden
Aslımız geliyor o yüce soydan
Aslı nesli temiz olan Mezirme

Katar katar ziyaretçi geliyor
Koyun kuzu irfanında yeniyor
İnanıp gelenler şifa buluyor
Cansızlara canlar katan Mezirme

Atalar doğru yol süre gelmişler
Çevre yana rahmet nuru saçmışlar
Eli ele verip Hakkı bulmuşlar
İnsanlığa rehber olan Mezirme

Ballıkaya’sının balı akınca
Koyun kuzu yaylasına çıkınca
Gülü reyhan mor menekşe açınca
Burcu burcu gülü kokan Mezirme

Gevheri Yemenli kalem elinde
Arzuhal yazardı Hakkın yolunda
Sefil Mehmet der ki halkın dilinde
Dertlilere derman olan Mezirme

FOTO:  1. Ali UÇAR (2009)  2. Süleyman ÖZEROL (1994)

Bağlama Teknesi Oyma Ustası HASAN ÇELİK

07.07.2013 19:16

BAĞLAMA TEKNESİ OYMA USTASI

HASAN ÇELİK

Süleyman ÖZEROL

 

Oyma tekne ile bağlama yapımcılığı, seksenlerin ortalarından itibaren yaprak bağlama yapımcılığına yerini bırakırken bu sanatı hala sürdürenlerin olduğu da bir gerçek. İşte bunlardan biri de Hasan Çelik…

Hasan Çelik aynı zamanda akrabamız. Kendisi ile 14 Ekim 2012 günü Ballıkaya köyünde kahvede karşılaştık akşama birlikte eve giderek yaşamöyküsünü derledim ve kaydettim. Daha sonra yazdıklarımı kendisine vererek kontrol etmesini istedim. Yazdıklarım netleştikten sonra ayrıca fotoğraflar da ekleyerek bu dosyayı oluşturdum.

Yaşamöyküsünü sunduktan sonra sorularımızla Hasan Çelik’ten otuz yılı aşan tekne oyma ustalığı dönemi ile ilgili bilgiler alacağız.

 

HASAN ÇELİK

 

8 Temmuz 1960 tarihinde Malatya Hekimhan Ballıkaya köyünde doğdu. Annesi Zeynep, babası Mehmet’tir.

İlkokulu Ballıkaya köyü İlkokulunda, ortaokulu Fethiye ve Hekimhan Ortaokullarında okuduktan sonra Malatya’da Atatürk Lisesine kayıt oldu, bir yıl sonra buradan ayrıldı.

1975-1979 yılları arasında İstanbul’da çeşitli işlerde çalıştı. Rahatsızlığı nedeniyle Malatya’ya döndü. Kardeşi Hüseyin ile bir süre bağlama teknesi oymacılığı yaptı.

Askerliğini 1980 Temmuzundan itibaren Erzincan Topçu Tugayında inzibat olarak yaptı.

Askerlik dönüşünde Malatya Şeker Fabrikasına işçi olarak girdi. Bir süre sonra Milli Eğitim Bakanlığı memurluk sınavını kazanınca buradan ayrıldı ve Arapkir Lisesinde göreve başladı (Aralık 1983).

Malatya’da Eşref Bitlis Lisesi, Malatya Lisesi, Cumhuriyet Lisesi; İstanbul’da Çapa Anadolu Öğretmen Lisesinde görev yaptı.

1984 yılında Arapkir ilçesi Semegi köyünden Hatun ve Hasan Salman kızı Fatma Hanımla evlendi. Namık Kemal ve engin (1987) adlı iki erkek çocukları oldu.

Memuriyeti sırasında 1993 yılında dışarıdan liseyi, 2003 yılında Malatya Şehit Kemal Özalper Endüstri Meslek Lisesi elektrik bölümünü bitirdi.

2007 yılı Eylülünde emekli oldu. İstanbul’da oturuyor, yazları köyüne geliyor.

 

HASAN ÇELİK İLE SÖYLEŞİ

 

Saz yapımını ne zaman, nerede kimden öğrendiniz?

1979 yılında İstanbul’dan Malatya’ya döndüğümde kardeşim Hüseyin evde ağaçlarla uğraştığını, bir şeyler yapmaya çalıştığını gördüm. Sorduğumda cura yaptığını söyledi.

Bir gün Hüseyin’in liseden arkadaşı Mustafa Polat bir dut ağacı kütüğü getirerek tekne oyup bağlama yapmamızı istedi. Hüseyin kütüğü inceledi, uygun olmadığını söyledi. Kütük üç gün rüyama girdi. Hüseyin’e, “Bunu yapalım” dedim ve ikna ettim.

İlk Oyduğu Teknenin İç ve Dış Görünümü

Aletlerimiz yetersizdi, o zaman Ali yıldız emeksizde bağlama yapımcılığı ile uğraşıyordu, yanına gidip geliyorduk. Hüseyin’le birlikte onun yanına gidip oyma keseri ve diğer aletlerden istedik. Aletlerinin Hasan Çağlar’a ait olduğunu, bu nedenle veremeyeceğini, gidip demircide aynısını yaptırabileceğimizi; tekneleri oyduktan sonra kendisine göstermemizi, bazı önerileri olabileceğini söyledi. Demircide aletleri yaptırdık ve tekne oymaya başladık.

Bir gün kendisine, “Oyduğumuz tekneleri satın alır mısın?” diye sordum. “Hele siz yapın, ben bakarım, incelerim, gerekenleri yapmanızı söylerim ve alırım” dedi. Bu bizim için bir özendirme oldu ve bağlama teknesi oyarak kendisine vermeye başladık. 1983 yılına kadar tekne oymayı sürdürdük. Hatta Hüseyin bir süre yanında çalıştı.

1983 yılında İzmir’e gitmeden önce dükkânı bize devretmeye karar verdi. O sıralarda Hüseyin askeriyeye astsubay olarak girdi ve bu iş kaldı.

Başka ustalarla iletişim durumunuz nasıldı?

Ben de tekne oymayı 2005 yılına kadar aralıklarla sürdürdüm. Bu süre içinde Ali Yıldız, Yusuf Toraman, Elvis Müzik ustaları, Erzincan’da Haydar Tunç (?) gibi ustalara tekne oydum. Dolayısıyla bunlarla sürekli iletişimim oldu. Tekne oymayı bırakmama karşın bazı ustalar ve konu ile ilgilenenlerle iletişimim var.

Bağlama dışında hangi müzik aletlerinin teknelerini oyuyorsunuz?

Bağlama dışında başka bir müzik aleti teknesi oymadım.

Hangi ağaçları kullanıyorsunuz?

En çok dut ağacını kullandım. İğde ve dağın ağacı da kullandığım oldu. Ceviz ağacını denedim, ses sağır çıktığından vazgeçtim.

Teknelik ağaçları nerelerden temin ediyordunuz?

O yıllarda, seksenlerin başlarında yani Karakaya Barajının suyu tutulduğundan birçok köy su altında kalacağından bahçeler kesilmeye başladı. Bahçe kesimleri çok olduğundan dolayı ağaç bulmak çok kolaydı, bir süre sonra zorlaştı. Çok geçmeden de yaprak bağla yapılmaya başlandı.

Bir dut ağacından kaç tekne çıkıyordu?

Dut ağacının gövdesi uzun ise iki tekne çıkar. Eğer dut sağlam ve kalın olursa yarma tekne dediğimiz karşılıklı tekne olarak iki ya da dört tekne çıkabilir. Kök kısmı da değerlendirilebilir…

Hala tekne oymacılığı sürmekte mi?

Ben 2005 yılında bıraktım ama Karadeniz Bölgesinde hala tekne oymacılığı var. Kastamonu, Samsun, Tokat gibi illerde tekne oyuyorlar. Ama eskisi kadar çok değil.

Yaprak bağlama ile ilgilendiniz mi?

Hayır, ilgilenmedim… Mustafa Kısacık’ın yanında Ercan Gülbaş vardı, Arguvan Çavuş köyünden, o yaprak bağlama yapıyordu. 1984 yılında Ali Yıldız’ın dükkânını devralan Adil Tatar da yaprak bağlama yapmaya başladı.

Sanatınızı nerelerde sürdürdünüz?

Malatya…

Saz yapım ustası olarak çırak yetiştirdiniz mi?

Hayır… Atölye çalışmam olmadı. Daha çok evde oyma yaptım. Bu nedenle çırak çalıştırmadım.

Bağlama çalmayı kimden, nerede ve ne zaman öğrendiniz?

Babam Mehmet Çelik ve kardeşim Hüseyin bağlama çalarlar. Babam yıllarca dedelik yaptı ve cem yürüttü. Çocukluğumdan olan ilgim ve bu etkiler sonucu amatörce bağlama çalmayı öğrendim.

Dedem Vahap Karadağ Âşık Vahap diye anılır, kendi eserleri vardır. Aynı zamanda zakir idi. Ballıkaya köyünde mensubu olduğum Ceneferler kabilesinde dolayısıyla Şah Veli Dede evlatlarından hemen her evde birkaç bağlama çalan vardır. Âşık Yusuf Başaran, Kör Mustafa, İmam Dede (Şahin), Âşık Mustafa Başaran, Abış Dede, Vayloğ Dede, Celal Dede (Özkan), Mehmet Ali Alpay, Hüseyin Başaran, Süleyman Özerol, Necdet Başaran, Nurullah Erol, Yazar Özerol, Barış Başaran ve daha birçok akrabamız bağlama çalan, deyiş duvazimamları söyleyen kişilerdir.

Yakınlarınızdan tekne oymacılığı ve benzeri zanaatlarla uğraşanlar var mı?

Dedem Ali Çelik (Alöğ Dede), kaşık ve kepçe oyar, şahra yapar, saban kurardı. Diğer dedem Vahap Karadağ’ın âşık olduğunu belirtmiştim. O da altmışlı yılların başlarında “kaburga saz” ya da “kaburga bağlama” denen çeşitli ağaçların parçalarını birleştirerek parçalı bağlama (yaprak bağlama) yapmış.

Âşık Yusuf, Abidin Çelik, Hasan Özerol gibi akrabalarımız da hem duvar ustalığı, hem marangozluk-ağaç oymacılığı, mezar ustalığı ve birçok konularda becerileri olan ustalardır.

Çocuklardan ilgi duyanlar oldu mu?

Küçük oğlum Engin çocukluğunda benimle birlikte uğraşmayı seviyordu. Ancak okul yaşamıyla birlikte ilgisi kalmadı. Okudu, başarılı oldu, askeriyede subay oldu.

Basın yayın organlarında yer aldınız mı?

Radyo ya da TV programına katılmadım, hakkımda gazete ve dergilerde yayınlar yapılmadı. Ancak 1982 ya da 1983 yılı olmalı, Zafer Gündoğdu Malatya’ya derleme yapmaya gelmişti, o zaman mahallemizde Nevzat Topal’ın evinde bağlam teknesi oymacılığı ile ilgili anlatımlarımızı kaydetti. Ayrıca Hüseyin ile birlikte bir türkü çalıp söyledik, sesimizi çok beğenmişti.

Bağlamaya ilgi ve bağlama yapımcılığının günümüzdeki konumu ile ilgili düşünceler

Genç kuşağın bağlamaya olan ilgisinin yoğun ve sevindirici olduğunu düşünüyorum. Çok iyi bağlama çalan ve söyleyen gençlerin yetiştiğini görmek de sevindirici. Cem evlerinin çoğalmaya başlamasıyla birlikte de deyiş duvazimamlara yönelmenin arttığını görüyoruz. Dolayısıyla da kültürümüzün yaşadığına tanık oluyoruz.

Halk müziğinin günümüzdeki konumu ile ilgili görüşleriniz…

Halk müziğimize olan ilginin yoğun oluşu bir gerçek... Bu ilgi de onun yaşadığını gösteriyor. Halkımızın müziğidir ve halk var oldukça da yaşayacaktır.

Sanatız ile ilgili ilginç anılarınız var mı?

Arapkir’de görev yaparken Elazığlı bir öğretmene bağlama yaptım. Tayini Niğde’ye çıktı, oraya gitti. Oradan yazdığı mektupta bağlamanın kurtlandığını yazıyordu.

 

***

Arapkir’de oturduğum evin önünde tekne ile uğraşırken ilçenin tüm mülki amirleri oradan geçiyorlarken beni gördüler. Milli Eğitim Müdürü, “Demek böyle becerilerin de varmış” diye beğenisini dile getirdi. Diğerleri de bir şeyler söylediler. Ben de bu ilgileri karşısında,  ”Buyurun bir çayımızı için” diye kendilerini eve davet ettim ama birden Ramazan ayında olduğumuzu anımsadım, onlar da gülümsediler… 

 

14 Ekim 2012, Ballıkaya

 

 

 

 

 

 

1 | 2 >>

KÜÇÜK ABİDİN'DEN BİR ŞİİR

  • Oğlum sen dersini yanlış almışsın
  • İmanı farıtmış küfre dalmışsın
  • İblis gibi teberrada kalmışsın
  • O sebepten içeri giremiyorsun.
  •  
  • Gevheri’yem benim ismim melake
  • Başıma getirdin türlü felake
  • Ey iman kurşun dini teneke
  • Sen benim dediğmi anlamıyorsun
  •  
  • ZİYARET

  •  
  • Ya Allah deyip düşünce yola,
  • Ziyarete geldim dedeler sizi,
  • Olam kapınıza hizmetçi, köle,
  • Ziyarete geldim dedeler sizi.
  •  
  • Geçidi yok idi Avşar Çayının,
  • Kemliği olur mu Ali soyunun,
  • Aşkı niyazı var Eymir Köyünün,
  • Ziyarete geldim dedeler sizi.
  •  
  • Fazla gördüm Bozarmudun karını,
  • Aşılıktan Ballıkaya görünür,
  • Ziyaret Eyledim Pirler Pirini,
  • Ziyarete geldim dedeler sizi.
  •  
  • Başpınar suyunu çağlayı gördüm,
  • Hakkı zikreyleyip dilde ivirdim,
  • Çifte kubbelerde selavat verdim,
  • Ziyarete geldim dedeler sizi.
  •  
  • Âşık Bektaş der ki biçare naçar,
  • Dünya zahmetine olmuşum duçar,
  • Bir gün olur, ecel şerbetin içer,
  • Ziyarete geldim dedeler sizi

Âşık Bektaş (Bektaş KAYMAZ