Ballıkaya Köyündeki Ziyaretler

06.02.2016 00:19

BALLIKAYA KÖYÜNDEKİ ZİYARETLER

Süleyman ÖZEROL

 

1. Ballıkaya

 

Köye adını veren Ballıkaya sıra kayalar içinde bir yandan da kutsal kaya olarak bilinir. Şah Veli’nin deveyi Kurşaklı’dan çektiği, kervandaki gelinlerden birinin beşiğindeki bebeğin düştüğü, ona ağıt yaktıkları anlatılır. Bu kısa bir halk öyküsünde Boş Beşik benzeri bir motif vardır.

 

Bebeğin beşiği bakır

Yuvarlandı takur tukur

İçindeki Hacı Bekir

Nenni benim yavrum nenni

 

Kurşaklı’nın doğusundaki Ballıkaya, “Şah Veli Dedenin Ballıkaya’sı” olarak bilinir ve kutsal kaya kabul edilir. Bu, çevredeki halk ozanlarının şiirlerine de yansımıştır.

 

Şah Veli Dedemin Ballıkaya’sı

Katara çekilmiş tülü mayası

Kerbela’da yatan Kerem Ağası

Gel bize yetik ol Şah Veli Dedem

(Salmanlıoğlu)

 

Şah Safi’nin Gediğine çıkınca

Ballıkaya’sının balı akınca

Erdebil’in gonca gülü kokunca

Devah eylen Mezirme’ye varınca.

(İsyani)

 

Yüksek uçan(ı) indirirler havadan

Keramet gösterdi Ballıkaya’dan

Mustafa’yı unutmayın duadan

Erler himmet edin eğlemen bizi

 

(Kul Mustafa)

 

2. Çeki Baba

 

Çeki, Ballıkaya’nın mezrası olup Çeki Dağı’nın eteğine kurulmuştur. Halk arasında Çeki Dağı’na Çeki Baba da denilir. Burasının, Bizans döneminde gözetleme kulesi bulunduğu öne sürülür. Tepenin başında taşlarla çevrili yerin mezar, mezarın da evliya olduğuna inanılan Çeki Baba’ya ait olduğu söylenir.

Adakları olanlar tepede kurbanlarının keserler, etli pilav yapıp gelenlere sunarlar. Böylece ziyaretlerini gerçekleştirmiş olurlar.

Çeki Baba ile ilgili birçok inama ve anlatım vardır.

 

* * *

 

“Mihayil’de iki beylik savaşa tutuşurlar. Beylerden birinin askerleri bozguna uğrayacağı sırada kumandan sancaktara “Çek çek!” diye seslenir, askerler gerileye gerileye bu tepeye kadar ulaşırlar. Sancaktar tepedeki kulede şehit olur. Çeki adinin bu olaydan geldiği söylenir.”

 

* * *

 

Burada Çeki Baba, Fırat kenarında Kara Baba, Minayik üzerinde Sarı Baba, Sarıkız üzerinde Leylek Baba: Dördü kardeşmiş. Bu dört yer de tepe üzerindedir, dördünde de mezar ya da mezar yeri bulunur.

 

* * *

 

Bir kuraklık olur. Koca Dede (İğdir üzerinde), Leylek Baba, Abdulvahap (Elazığ-Baskil Kale Köyü-Muşar Dağı’nda) ve Çeki Baba ibadete çekilirler. İlk üçü dua eder, yağmur yağmaz. “Çeki Baba çekti, aldı” derler.

* * *

 

Çeki’nin başında beş gardaş eğlenirlermiş. Burayı uzun zaman yurt edinmişler.

 

* * *

 

Başkavak köyünden Âşık Vahap Alkan bir şiirinde Çeki Babayı şöyle anar:

 

Hey ulu dağ hey çeki dağ

Gazel döken bağ bizim bağ

Baban hapis ölmedi sağ

Yavrularım yavrularım

 

Yine Başkavak köyünden Âşık Mestan Ali, Ballıkaya’daki bir göç üzerine yazdığı destanda Çeki Babayı anar:

 

Üzerin varılan yolar devrilir

Nasibimiz yaratandan verilir

Koca Çeki nerde kalmış görünür

Hayıf beni hay vah beni vah beni

 

3. Deli Cafar

 

Boyu iki metreden uzun olan Cafer’in karısı 1930’larda Akçadağlılarca kaçırılır. Bunun üzerine deli divane olup, saçı sakalına karışan yaz kış deme-den yalınayak dağlarda dolaşan Cafer, Deli Cafar adıyla anılmaya başlanır.

Beyaz don, simsimi giyer, gömleğinin kolunu da omuzlarına kadar katlar, elinde kocaman bir sopa taşır, döşü başı açık gezermiş. Çoğu zaman nerede kaldığı bilinmezmiş. Deli Cafar denmesine karşın bazı zamanlar söylediği sözler akıllılardan daha akıllıcaymış.

Hekimhan’ın şube reisi cüzdan yoklaması için Mezirme’ye gelir. Muhtar Yusuf Ağa’ya şöyle der:

“Şen şakacı, deli divane biri yok mu? İki konuşa da gülelim...”

Muhtar Deli Cafar’a haber salar. Deli Cafar kapıdan girince seslenir:

“Buyur Cafar Ağa, buyur!”

Deli Cafar bakar ki darabanın misafirlerinden yana olan bölümünde boydan boya yeşil renkli bir perde asılı, ayaklarının çıkarır, yeşile basmadan sıçrar darabanın diğer yanına geçer, oturur.

“Meclisten yana niye oturmadın?” diye sorarlar.

“Ben yeşile basmam. Hz. Muhammet’in sarigi yeşil, sancağı da yeşil,” der.

Bir süre sonra şube reisi para vermek ister, Deli Cafar istemediğini belirtir ve şöyle der:

“Sen garipsin, misafirsin, gelenin gidenin olur. O parayla kahvede misafirlerine çay ikram edersin.”

Şube reisi muhatara dönerek şöyle der:

“Yusup Ağa, sizin delileriniz böyle ki, gör akıllılarınız nasıl?”

Yinede Deli Cafar’a para vermek ister, ancak o kabul etmez.

 

* * *

Uludere’de Fenk’in Boğazda İğdir’e bakan yüzde Daloğların ağılı varmış, burada kışlarlarmış. Bir gün Deli Cafar kar kuşakta, yalınayak, döşü başı açık, dağlardan inip bu ağıla girer. Çoban, Deli Cafar’ı karşısında görünce hayretle soruları sıralar:

“Dede, sen buralara nasıl geldin? Kapıdaki itler kuş uçurmaz, nasıl oldu da sana hiç dokunmadılar? Nereden geliyorsun böyle?”

Deli Cafar gayet soğukkanlılıkla cevap verir:

“Dağları gezdim de geldim. O dağların hepsi benim!”

 

* * *

 

Ballıkaya-Çeki-Moroğlar arasındaki dağlarda günü geçen Deli Cafar bazen Çeki’de Kürdöğler’de konuk olurmuş. Bir gün de Şatıroğlu Ali Rıza’nın ahırına girip eşeğin kürününe yatar. Ahırdaki hayvanları görmeye gelen birisi bakar ki bir sakallı yatıyor küründe, dönüp ev sahibine haber verir. O da ahıra gelir, sorar:

“Kiminle kalıyorsun burada?”

“Babanla!”

Adam şaşırır:

“Nasıl babam?”

Deli Cafar da eşeği gösterir.

 

* * *

 

Bir gün çobanlar tarafından feci şekilde dayaklanır. Hasta hasta Çeki-Mıroğlar arasındaki Yığmalara gider, üç yığmadan Orta Yığma’nın kuzey yamacında can verir. Bir hafta kadar sonra ölüsünü bulduklarında, elinde topladığı anık destesi vardır. Oraya gömerler...

Adakları olanlar mezarının başında kurban keserler.

 

4. Divana Abidin

 

Şah İbrahim Ocağından, Şah Veli’nin üç oğlundan Mustafa’nın soyundan gelen Deli Mürteze’nin Yusuf adli oğlunun erkek çocuğu olmazmış; “Hey ya rabbi, bir evlat ver de tek deli olsun” dermiş. 1335’te (1919) bir oğlu olmuş. Adini Abidin koymuşlar. Gerçekten de divane gibiymiş Abidin. Askerlikte çok zorluklarla karşılaşmış. Döverler, kulağını çekerlermiş. Bu nedenle sık sık kulağıyla oynarmış. Askerlikten sonrada atıyla Ankara’ya gittiği söylenir. Hiç evlenmemiştir.

Malatya, Sivas, Tokat, Çorum illeri ve köylerinde yıllarca dedelik yap-mış; aldığı hakullahı bulunduğu yerlerde ihtiyacı olanlara dağıtmış, paraya önem vermemiştir. Yani, bir eliyle aldığını diğer eliyle dağıtmıştır. Abidin Dede, Divana Abidin adlarıyla anılmıştır.

Tokat’ın Zile ilçesinin Çakırçalı köyünde on yıldan çok bir zaman kalmış, 1985 yılında hastalandığında Ballıkaya’ya getirilmiş, 1986’nı son günlerinde de vefat etmiştir. Mezarı, Amcası Vayloğ Dede (1895-1972)’nin sağ yanına konmuştur. Daha sonra kız kardeşi Satı Özerol’un (1328-1991) mezarı da Vayloğ Dede’nin mezarının sağına konulmuştur.

Sivas’ın Tekke köyünden Zeynep Bakır adlı yaşlı bir kadının rüyasına girer; “Mezarımın üstüne yağmur yaş akıyor, yaptır” der. Kadın köye gelir, mezarının yapılı olduğunu görür. Bir süre sonra Hekimhan’ın Kozdere köyünden Murtaza Aygül tarafından yaptırılmış olan mezarın üstüne bina yaptırır. Böylece üç mezar bu binanın içine alınmış olur. Kadın, bir yıl sonra da mezarlığın güney kenarına bir aşevi yaptırır.

Bir eliyle aldığını diğer eliyle dağıtmasının yanında; kaynayan kazana elini daldırarak pilavın içinden kurban edilen hayvanın döşünü çıkarması, sacda kavrulan kuyruk yağını avuçlaması ve elinin yanmaması Divana Abidin’e değer verilmesinin başlıca nedenlerindendir. Hastalar, çocuğu olmayanlar mezarını ziyarete gelirler.

 

5. Düldüz Dede

 

Ballıkaya’nın kuzeydoğusundaki Alaçayır Yaylası yolu üzerinde Sarıkaya yöresinde bulunan alıç ağacı ve bu ağacın dibindeki üzerinde at izi bulunan taş, Hz. Ali’nin atı Düldül’e yorumlanarak kutsal sayılır. Düldüz Dede adı verilen bu ziyaret ağaç ve at izi bulunan taşın yanı sıra, soku gibi bir taş ve içinde de yeşil renkli taştan bir gülle bulunurdu. Alıç ağacına çaput bağla-narak dilek dilenir, adakları olanlar burada kurbanlarını keser, yağmur duasına gidildiği de olurdu. Düldüz Dede’den alınan cöher ağza atılırdı.

Hem alıç ağacı kurumuş, hem de dibindeki taşlar kaybolmuş, ziyarete giden de kalmamıştır.

Diğer yandan, Çeki mezrasının güneydoğusundaki Taşlıyazı’da, yassı bir taşın üzerinde bir at izi vardır. Çevresi taşlarla çevrili olan bu yere Düldül İzi adı verilir. Düldüz Dede’deki izin benzeri olan bu izin, atın diğer ayağına ait olduğuna inanılır.

 

6. Karadirek

 

Halk arasında Şah İbrahim, Şah Safi ya da Şah Veli’nin elinde asa olarak getirdiğine inanılan, iki metre uzunluğunda, normal bir direk kalınlığında, siyah renkli direğe Karadirek denilir. Karadirek’in bulunduğu tekke de bu adla anılır. Şah İbrahim Veli dergâhı adlarıyla da anılır.

Şah Veli’nin, “Bunları gören beni görsün” diyerek bıraktığı üç emanet vardır. Bunlar dergâhı, pabucu ve hırkasıdır. Dergâhı Karadirek, Cumhuriyet dönemine kadar Erdebil Tekkesi’nin bir kolu gibi işlevini sürdürmüş, tekkeler ve türbeler kapatıldığında yıktırılmış, simge olan Karadirek parçalanarak yaktırılmıştır. *1957 yılında çeşitli yerlerden gelen yardımlarla, Arguvan’ın Çavuş köyünden Cuma ve Aziz Genç kardeşlerin ustalığı ile üçüncü kez yenilenmiş; mihrap ve delil yerlerindeki kesme taş yapılar eski yapıdan iki örnek olarak güneydeki duvara konulmuş, büyük bir odadan oluşan dergâhın spor salonu gibi üç yanı basamaklarla donatılmıştır. Sekiz ağaç direk üzerine kurulu binanın giriş kapısı üzerinde Aşılık yöresinden getirilmiş iki metreye yakın turuncu renkli taşta şu yazı kazılıdır.

 

“MESCİD’İ ŞERİFİN 3. İNŞASI 7.4.1957”

 

Eski Karadirek’te hezendeki yazı: “Erenler duadan unutman bizi”

Çavuşlu Usta Cuma Genç

 

Ballıkaya’nın yer kayması nedeniyle yer değiştirmesi üzerine, 1994’te yeni yerleşim yerinde temeli atılan Karadirek Cem Kültür Evi hemen hemen tamamlanmak üzeredir. 240 m2’lik oturumlu cem odası, konuk odası, kütüphane, idare, misafirhane, yemekhane, kesimevi bölümleri bulunur. Ağaçlandırma çalışmasıyla çevre düzenlemesi kalmıştır.

Karadirek’e adakları olanlar, felçliler, rüyasında görenler, çocuğu olmayanlar, hastalar ve benzeri konumlarda Alevi-Sünni ayrımı yapılmadan birçok yerden insanlar gelir. Eşiğine niyaz edilerek girilir, sohbet edilir, kurban getirilmişse hazırlanır, etli pilav yapılır ve gelenlere sunulur. Yemekten sonra yemek duası yapılır. Bakım ve onarıma harcanmak üzere para verirler. Bazı hastaların yatıya kaldığı, bazen de kısır cem yapıldığı olur.

Karadirek Cem Kültür Evinin işlerini, köy muhtarlığı ve Ballıkaya Kültür Kalkındırma ve Turizm Derneği yürütmektedir.

 

7. Kara Yusup

 

Kamberağalar’dan olan Kara Yusup, deve çobanlığı yaparken develerle birlikte sütleğen yayılırmış. “Deve Donunda Yayılan Kara Yusup” diye anılır ve ermiş gözüyle bakılırmış. Arguvan’ın Halpız köyünün dedeliğini yaparken, orada bir hastalık olmuş ve duası ile iyileştirmiş. Bundan dolayı orada kendisine çok değer verirlermiş.

Ballıkaya’ halkından Hüseyin Güner’in (Cin Hüseyin) kızı Zeynep, Eymir’de gelindir. 1995 yılında hastalanır, rüyasında Kara Yusup’u görür. Kara Yusup, “Mezarımı yaptıracaksın, iyi olacaksın” der. O da Aşağı Mezarlıktaki oldukça eski mezarı onartır. Anne tarafından Kara Yusup’un soyundan olan Zeynep gerçekten iyileşir, adadığı kurbanı da keser.

Rahatsızlığı, kırgınlığı olanlar Kara Yusup’un mezarının sol yanındaki çukurluktan cöher alarak yerler.

Hekimhan’ın Kocaözü köyünde yaşlıların Karadirek için şöyle bir beyit söyledikleri belirtilir:

 

8. Pabuç

 

Şah Veli’nin bıraktığı emanetlerden biri de pabucudur. Şah Hüseyin evlatlarından Ceneferlerin evinde bulunur. Kullanıla kullanıla küçük bir deri parçası haline gelmiştir. Sivas-Kangal Soğukpınar (Mamaş) köyünde Kurt Veli ailesinde bulunan pabucun, buradaki pabucun diğer teki olduğu söylenir.

Felçliler, lallar, vücutlarında yara olanlar, rüyada görenler, adakları olanlar yakınları ve komşuları ile birlikte Pabuç’u ziyarete gelirler. Kurban getirmişlerse etli pilav yaparak gelenlere sunarlar. Yemekten sonra yemek duası yapılır. Pabuç başta hasta olmak üzere gelenlerce niyaz edilir. Sırta, boyna ve başa sürülerek dua edilir, sırta üç kez vurularak, “Allah, Muhammet, Ali” denilir. Niyaz tamamlandıktan sonra isteyenler Pabuç’un bulunduğu ev sahibine niyaz hakkı verirler. Bazı hastaların üzerinde uyudukları olur. Pabuç, evin dışında başka yere götürülmez. Pabuç’a ikrar verenlerden hemen her yıl gelenler olur. Başka yerlerde olup da kurbana gelemeyenler yağ, bulgur, tuz, un vb. gönderdiğinde bunlara lokma götürülür. Gelemeyecek durumda olanlar için Pabuç suya batırılır, su şişeyle götürülür, içirilir.

 

9. Sarılık Mezarı

 

Sarılık Mezarı, yukarı Mezarlıkta bulunan sarılıktan ölmüş birinin meza-rıdır. Ne zaman yapıldığı, kimin mezarı olduğu, ne zamandan beri sarılık mezarı olarak ziyaret edildiği bilinmiyor. Sarılık hastalığına yakalananlar bu mezarlığı ziyaret ederler.

Sarılık Mezarını ziyaret etme olayı şöyle gerçekleştirilir:

Hasta ve yanındaki birkaç kişi güneş doğmadan aç karna, pişmiş yumurta ile birlikte mezarlığa giderler. Yumurtanın beyazını hasta yer, sarısı mezara bırakılır. Böylece sarılıktan kurtulacağına inanılır. Mezarlığa gidiş ve dönüşte kimse ile konuşulmaz ve geriye dönülüp bakılmaz. Bu üç gün yinelenir.

 

10. Şah Hüseyin

 

Şah Veli yedi kez Kerbela’ya gider. Yedinci kez gideceği zaman aile bireyleri, yakınları ve talipleri ile vedalaşır. Biricik oğlu Şah Hüseyin şöyle der:

“Baba, sen bir daha gelmezsen ben buralarda ne yaparım?”

Şah Veli oğluna döner:

“Oğlum Hüseyin, zamanı gelince seni de götüreceğim.”

Asasını, hırkasını ve postunu oğluna bırakır, köyden ayrılır. Bir süre sonra Şah Hüseyin vefat eder. Cenazesi Karadirek’ten alınıp ön taraftaki dutların dibinde yıkanır, köyün karşısındaki mezarlığa götürülmek üzere kefenlenir. Herkes cenazenin başında ağlayıp sızılaşırken beyaz atlı, yaşlı biri çıka gelir, seslenir:

“Ya Hüseyin! Oğlum, ver elini bana!”

Orada bulunanlar gelenin Şah Veli olduğunu görürler. Şah Veli dua eder, oğlunun elini tutar, Şah Hüseyin cana gelir. Kefeniyle birlikte atinin terkisine alır, baba ile oğul batı yönündeki yolda uzaklaşıp gözden kaybolurlar. Kazılı mezar öylece kalakalır. Bir yandan kururken bir yandan yeşeren tavşancık ağacının dibindeki çukur Şah Hüseyin adıyla anılır. Eskiden buraya yağmur duasına gidilirdi.

 

11. Şeyh İbrahim’in Gediği

 

1305-1392 tarihleri arasında yaşamış olan Şeyh İbrahim Veli’nin Mezirme’ye geldiği ve Karadirek tekkesini kurduğu öne sürülür. Köyün batısındaki gediğe Şeyh İbrahim’in Gediği denilir ve bu gedikle ilgili söylenceler anlatılır. Aynı zamanda bu gedik düşek olarak kabul edilir.

 

* * *

 

Şeyh İbrahim gediğe gelir, oradaki taşa belini vererek dinlenir. İğdir köyüne dönerek, “Siz çok kazanıp az yiyesiniz”, sonra da Mezirme köyüne dönerek, “Siz de az kazanıp çok yiyesiniz” der.

 

* * *

Şeyh İbrahim’le muhasibi Ali Seydi, Salıcık’tan gelip Mezirme’ye gider-lerken gedikte dinlenmeye koyulurlar. İğdirli çoban Mustafa sürüsüyle oraya gelir, sohbete başlarlar. Bir süre sonra çobana “Şu kara koyunu sağ ki bir ekmek yiyelim” derler. Çoban o koyunun yıllardır kısır olduğunu söyler, yine de sağmasını isterler, koyundan süt çıkar ve süte ekmek doğrayarak birlikte yerler. Oradan ayrılırken çobana, bir sorunu olduğunda “Ali Seydi, Şah İbrahim” diyerek çağırmasını söylerler, gözden kaybolurlar. Yıllar sonra çoban kendi köyünden nişanlanır. Bir gün nişanlısı hastalanır, aklına pirler gelir. Sazını alıp şu deyişi söyler:

 

Verdiğiniz ikrarın günleri geldi

Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

Yer göğ dua ile hem karar kıldı

Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

 

Dar günümde gelecektiğz carıma

Kurt ile kuş dayanmıyor zarıma

Beni hasret koyman nazlı yarıma

Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

 

İmdat Muhammet’ten Ali’den çare

Bir merhem edin ki sağıla yâre

Yoktur bir amelim yüzlerim kara

Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

 

İğdir evliyası güçlü kuvvetli

Kerameti boldur hem mucizatlı

Ben darda kalmışım yetiş Bozatlı

Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

 

Mulla Mustafa der kendi kanında

Sözü geçgel imiş Hakkın yanında

Zülfikar’ı karar eyle kınında

Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

 

Bir de bakarlar ki, iki ihtiyar çıkageldi. İhtiyarlar, “Bu ne kalabalık böyle?” diye sorarlar. “Zavallı çoban Mustafa’nın nişanlısı ölüm döşeğinde” diyen halk ağıt figan eder. İhtiyarlar, orada bulunanlara hastanın çevresinde halka olmalarını söylerler. “Biz dua edelim siz ‘Âmin’ deyin” derler. Yaşlı olanı dua eder, halk ağlaşıp sızılaşarak Allah’a yalvarır. Mustafa’nın nişanlısı iyi olur ve halkın ıstırabı diner. Bu mucizatı gören Mustafa ihtiyarların ellerine sarılır öper, öper...

“Şah İbrahim’in belini verdiği taş” olarak kabul edilen gedikteki taşın üzerine, buradan gelip geçenlerin çevredeki taşları toplayıp atmasıyla bir tümsek oluşturulmuştur. Buraya gelenlerin tümseğe taş atması gelenekselleşmiştir. Yaya yolun terk edilmesi ile birlikte “düşek” olarak anılan gedik, gidilmeyen bir yer konumuna düşmüştür.

 

12. Vayloğ Dede

 

1895 yılında Ballıkaya’da doğan Mustafa Tuna, Şeyh İbrahim Ocağından Deli Mürteze’nin oğludur. Vayloğ Dede adıyla tanınmıştır. Başkalarının düşüncelerini okuma, gaipten haber verme gibi konularda mucizeleri olduğu-na inanılır. Herkesle içli dişli olması, babacan davranışları ve ünlü “İçindeki babayı çıkar” deyimini kullanması ile tanınır. Çocuğu olmayan birçok kadının onun duası ile çocuk sahibi olduğuna inanılır. Çocuklarda, onun sakat gözü ve parmağı ile divanelik özelliklerinin görüldüğü bilinir. Bu çocuklara “Vayloğun Nazarlaması” adı verilir.

1972 yılında vefat etmiş, Orta Mezarlığa konulmuştur. 1986’da vefat eden yeğeni Divana ile 1991’de vefat eden yeğeni Satı Özerol’un mezarları, mezarının sağ yanına kazılmıştır. Sivaslı Zeynep Bakır adlı kadının Divana Abidin’i rüyasında görmesi üzerine üç mezarın üzerine bir bina yaptırmasından birkaç yıl sonra oğlu, iki dedenin mezarını köyün yakınındaki tarlası-nın başına taşımış, taliplerin desteği ile türbe haline getirmiştir. Hem mezarlar, hem de ocağı anılarak ziyaret edilir, kurbanlar kesilir.

 

Vayloğ Dede İle İlgili Anlatımlar

 

Otuz yıl önce vefat etmesine karşın, halk arasında Vayloğ Dede’nin hakkında birçok olay anlatılır. Söylence boyutundaki olaylardan bazıları yaşayanlarınca anlatılmıştır.

 

1. Vayloğ Lakabı Hakkında

 

Lakabı olan “Vayloğ” sözcüğü ile ilgili olarak anlatılan olay:

İğdir köyünden Cıllışın Hürü adlı kadının oğlu İsmail silâhaltına alınmak üzere yakalanmış ve Keban’a götürülmektedir. İsmail jandarmalar arasında giderken, anası da ardına düşmüş ağlayıp sızlamakta, döşünü yumruklayarak şöyle söylenmektedir:

“Vay looğ! Vay loooğ! İsmail’im vay loooğ! Kapı da kurulmadı vay looğ!”

Evi köyün çıkışında bulunan Deli Mürteze’nin kapısından geçerlerken, kadıncağız zor zahmet yaptırdığı evinin kapısını bile taktıramadığını feryadına katarak dile getirmektedir. Kadıncağızın bu halini gören Deli Mürteze’nin oğlu Mustafa, kadına öykünerek döşünü yumruklayıp bağırmaya ve onların arkasından yürümeye başlar:

“Vay looğ! Vay loooğ!”

İsmail, jandarmalar, Cıllışın Hürü ve Mustafa art arda köyün doğusuna doğru ilerlerler. Kadın feryat ederken Mustafa da öykünmesini sürdürmektedir. Bu olaydan dolayı Mustafa’nın adı “Vayloğ” olarak kalır. Dedeliğinden dolayı da zamanla Vayloğ Dede denilir.

 

2. Denizlili Kadının Rüyası

 

Denizli’de yıllardır çocuğu olmayan bir kadının rüyasına girer; “Adım Vayloğ, Hekimhan’ın Mezirme köyündenim. Bir oğlun olacak ve ocağıma geleceksin” der. Bir zaman sonra hamile kalan kadın rüyasını kocasına anlatır, birlikte trenle Hekimhan’a gelirler. Mezirme’yi ve dedeyi sorarlarken kadın uzaktan onu görür, “İşte rüyamda gördüğüm dede!” diye kalabalığın içinde tanır. Yanına vararak elini öper. Vayloğ Dede “ben de sizi bekliyordum” der. Kadın yeniden dedenin elini öper. Birlikte köye giderler, bir kurban alıp keserler. Ertesi yıl da çocuğu kucağında üçü birden dedeyi ziyarete gelirler, çocuğu dedenin kucağına koyarlar. Yani kirve tutarlar.

 

3. Vayloğ Dede ve Boyacı Garabet

 

Arguvan’ın Halpız köyünde cem yapılması için Vayloğ Dede’yi çağırırlar. Arapkirli Boyacı Garabet (Karabet) de köyde Abidin adlı birinin konuğudur. Cem yapılacağını öğrenen Karabet, “Ben de katılsam” der. Abidin, “Bırakmazlar, yerin hazır, uykun gelirse yatarsın, biz geç gelebiliriz” der ve ailece ceme katılmaya giderler.

Karabet bir süre sonra yatar, ama bir türlü uyuyamaz. Derken zorla da olsa uykuya dalar ve rüyasında üç kişinin semah döndüğünü görür Sabahı zor eder ve erkenden kalkarak rüyasını Abidin’e anlatır. Abidin, “İçeriden bir çuval buğday al, dedenin yanına git” der. Karabet bir çuval buğday sırtlayarak dedenin bulunduğu eve gider. Erkenden kalkmış olan dede kahvaltı etmektedir. “Dede bir ‘Allah Allah’ de” diyerek karşısın geçip dara durur. Dede dua eder, sonra da bir lokma alarak Karabete uzatıp şöyle der:

“Al, bu da semah dönen o üç sofunun olsun!”

Karabet lokmayı alır, dedenin elini bir kez daha bir kez daha öper...

 

4. Vayloğ Dede’nin Atı

 

1965 yılında sağlık ocağı yapılıncaya kadar Ballıkaya’daki sağlık evinde sağlık memurluğu yapan İğdir köyünden Rıza Aydoğdu’nun beyaz bir atı vardır. Bir gün atına binmiş Hekimhan’a giderken Bağırsak Deresi’nde Vayloğ Dede’nin yaya olarak gittiğini görür, aldırmadan da yanından geçip gider. Biraz ilerledikten sonra dedeye ata binmesini teklif etmediğine pişman olur. Ancak, utandığından geri dönemez, atını Hekimhan’a doğru sürer, gider. Hekimhan’a vardığında camiye yakın bir yerde bulunan çeşmede dedenin elini yüzünü yıkadığını görür.

 

5. Hırsızın Tövbesi

 

Işlaman (Işıklı) köyünden Hemögün Garip yola yakın bir tarlada çift sürmektedir. Çanakpınar köyüne giden Vaylog Dede, yoldan geçerek selamsız sabahsız uzaklaşır. Akşama doğru geri döner. Dedenin geldiğini gören adam öküzleri boyundurukta bırakıp doğruca yola koşar, dedenin ellerini öpmeye çalışır.

“Dede, kurban! Ben sana ne yaptım ki selam vermeden gelip geçtin?”

Dede sertçe elini çeker:

“Giit! Hem Gece elin keçisini çalar, kavurma yapıp dürümünü beline sokup getirirsin, hem de benden selam mı beklersin! Senin içindeki babayı ..kerim!”

Adam yalvarır yakarır, ayaklarına kapanır dedenin. Hırsızlığa da tövbe eder.

Gerçekten de adam o gece komşusunun keçisini çalmış, kavurma yapmış, kavurma dürümünü de öğle yemeği için beline sokup getirmiştir. *

 

13. Değerlendirme

 

Ballıkaya köyü, Karadirek, Pabuç ve Ocakzade dedeleri ile özdeşleşmiş, bu yönüyle Hekimhan-Sivas-Arguvan üçgeninde merkezi bir özellik taşımaktadır. Dedelik kurumunun Anadolu’da önemli bir merkezi olan Karadirek; Suriye’den Karadeniz’e, Malatya’dan Denizli’ye kadar birçok yerde talibi bulunan sayılı ocaklardan Şah İbrahim Veli Dergâhı olarak işlevini sürdürmektedir. Hem bu dergâha hem de Ballıkaya’da bulunan diğer ziyaretlere gelenlerin büyük bölümü, hastalıklarının iyi olması amacını taşısa da, gelenekselleştirerek ziyaret edenler de vardır.

Bilimin ve teknolojinin gelişmesi karşısında bazı ziyaret yerlerinin terk edilişi, önümüzdeki on beş yirmi yıl içinde, bazı toplu ziyaretlerin dışında birçok ziyaretin de terk edileceğini şimdiden göstermektedir. Bazı ziyaretlerin bulunduğu yerlerde dernekleşme ve benzeri örgütlenmelerle gelenlere karşı özendirici çalışmalar yapılmakla birlikte; halkımızın Ballıkaya’daki ve diğer yerlerdeki ziyaretlere, kendi kültürünü yaşatma zorlamasıyla gittiğini söylemek pek de yanlış bir değerlendirme olmayacaktır. Ballıkaya, modern görünümü ve toplumsal ilerici-yenilikçi yapısına karşın kendini bu gelenekselleşmeden kurtaramadığı gibi bazı temel sorun-larının çözümü konusunda duyarsız kaldığını söylemek de yanlış olmasa gerek.

Halktan bazı kişiler ziyaret olayını gelenekselleştirdiğinden ziyaretler hala sürmektedir. Ziyaret olayı hem psikolojik rahatlama, hem de toplumsallık yönünden önem taşımaktadır. Ulaşımın kolaylaşmasıyla birlikte değişik yerlerden gelen insanlar, yıllardır birbirlerini görmeyen akraba ve arkadaş-ların birbiriyle görüşmesi, yeni dostluk ve akrabalık ilişkilerinin kurulması da birer gerçektir.



* Fuat BOZKURT, Yıldız Dağından Ballıkaya’ya” (Nafes Dergisi, Mart 1994, s. 49) yazı dizisinde şöyle bir açıklama yapar:

Şah Veli’nin kutsal emaneti Karadirek’in “yaşamı”1936 yılına kadar sürer. Tekkeler kapatıldıktan sonra da gizli olduğu için işlevini sürdüren Karadirek Tekkesini 1936 yılında köyden biri ihbar eder. Hekimhan’dan gelen jandarmalar tekkeyi yıkarlar. Karadirek’i de parçalayıp yakarlar. Anlatılanlara göre Karadirek’i yakan jandarmalar Hekimhan’a dönerken yolda felç olmuşlardır.

*  “Vayloğ Dede/Yaşamı ve Hakkındaki Anlatımlardan Bazıları” adlı kitabımız 2012 yılında yayınlandı, 2014 yılında yapılan ikinci baskıda yeni bilgiler ve anlatılar ve fotoğraflar eklendi.